Ben, insanların kendisinden emin olduğu bir insan mıyım?
Bana emanet edilen, bende muhafaza ediliyor mu?
Söylediğim sözlere güveniliyor mu?
Bir kimse derdini anlattığında, onun sırrını muhafaza edeceğimden emin olabilir mi?
Bir insan hakkını bana bıraktığında, kendi menfaatim söz konusu olsa bile onun hakkını koruyabilir miyim?
Öfkelendiğim zaman adaleti terk eder miyim?
Güç benim elime geçtiğinde merhametimi kaybeder miyim?
İşte Müslümanlığın hayatımızdaki hakiki tezahürlerinden biri burada başlar.
Çünkü Müslümanlık yalnızca dil ile söylenen bir mensubiyet değildir. İman, kalpte kök saldıkça ahlâka; ahlâk, hayatın bütününe sirayet eder. İbadetler insanı Rabbine yaklaştırırken, o yakınlığın insanlarla olan münasebetlerine de güzellik olarak yansıması gerekir. Secdede Allah’ın huzurunda eğilen baş, kullara karşı kibirlenmemelidir. Rabbine kulluk eden gönül, insanların hakkına karşı duyarsız kalmamalıdır.
Mümin, sadece Allah’a karşı vazifesini değil, kullara karşı mesuliyetini de idrak eder.
Zira kulluk, yalnızca namazın içinde değil; bir yetimin başını okşarken, bir mazlumun hakkını gözetirken, bir emaneti korurken, bir muhtacın gönlünü incitmeden yardım ederken, hatta haksızlığa uğradığımız hâlde haksızlık yapmamayı başarırken de yaşanır.
Asıl mesele, insanın yalnızken de doğru kalabilmesidir.
İnsanların gördüğü yerde güzel davranmak........
