At sineği
Bir ülkenin gücü aydınlarının ufkuyla orantılıdır. Aydınları, birikimleri kadar cesaretlerini de ortaya koyan ülkelerin istikbalinden şüphe etmeye gerek yoktur. Ancak bilgilerini cesaretleriyle buluşturmayan aydınlar ülkesinin istikbalinden her zaman korkun. Aydın korkarsa korku memleketin atmosferine dönüşür çünkü. Aydın geri çekilirse kitleler daha hızlı siner, kolektif enerji sönümlenir, keder sevincin, atalet coşkunun, tüketim üretimin yerini alır. Aydın susarsa kitleler hak ettiklerini değil, kendilerine reva görüleni yaşamak zorunda kalır. Yetiştirdiği iyi insanlara cesaret eklemeyen ülkeler, eninde sonunda önce yozlaşır, yozluk yıkımla sonuçlanır. Akıldan yoksun cesaret de cesaretten yoksun akıl da sefaleti getirir.
Belki de bu yüzden “Ben Tanrı’nın başınıza bela ettiği bir at sineğiyim” diyordu Sokrates, kendisini ölüme götürecek mahkemenin huzurunda verdiği savunmasında. “Her gün, her yerde dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum, peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi birini kolay kolay bulamayacaksınız yargıçlar. Onun için beni esirgemenizi, kendinizi benden yoksun bırakmamanızı salık veririm. Ama belki de uykusundan uyandırılan biri gibi, canınız sıkılarak, uzun boylu düşünmeden beni kolayca vurup öldürebileceğiniz sanısına kapılır, Tanrı size acıyıp benim yerime başka bir at sineği gönderinceye değin, yaşamınızın geri kalan bölümünde uykuya dalarsınız yine.” Bu, bir aydının, bir filozofun, bir bilgenin çarkları bozulduğu için has evlatlarını yemeye başlayan devletlere verdiği en üst perdeden cevaptır. Evet, o zaman, sonrasında ve şimdi, Doğu cephesinde değişen hiçbir şey yok. Yine onun dediği gibi hak yolundan sapmayıp gerçeği çatır çatır söyleyenler yargılandılar, susturuldular, hapse atıldılar, sürgün edildiler veya gerisin geri kendi iç dünyalarına döndürüldüler; yine tarihin bize gösterdiği gibi........
