İnsan olmak yetmez mi?
İnsan, kendisiyle ilgili en eski korkularından birini hiçbir zaman bütünüyle yenemedi: Kendi başına yeterli olmayabileceği korkusunu. Dünyaya geldiğinde savunmasız olduğunu gördü; hastalandığını, yaşlandığını ve öldüğünü fark etti. Evrenin büyüklüğü karşısında ne kadar küçük olduğunu anladı. Bilgisinin sınırlı olduğunu, geleceği göremediğini ve hayatını bütünüyle kontrol edemediğini deneyimledi. Bütün bunlardan sonra insanın önünde iki yol vardı. Ya kendi sınırlılıklarıyla yaşamayı ve bu sınırlılıklar içinde kendi hayatını kurmayı öğrenecekti ya da kendi eksikliğini kendisinden daha büyük bir varlığın varlığıyla telafi etmeye çalışacaktı. İnsanlık tarihinin önemli bir bölümü ikinci yolun hikâyesidir.
İnsan kendi güçsüzlüğü karşısında mutlak gücü, kendi bilgisizliği karşısında mutlak bilgiyi, kendi ölümü karşısında ölümsüzlüğü düşündü. Hayatında karşılaştığı belirsizlikleri değişmez hakikatlerle, korkularını kesin güvencelerle, yalnızlığını kendisini her an gören ve bilen kurgular fikriyle aşmaya çalıştı. Kendini tamamlanmamış hissettiği yerde tamamlanmış bir varlık tasarladı. Kendi hayatının belirsizliğinden korktuğunda değişmez bir kader aradı. Kendi kararlarının sorumluluğunu taşımakta zorlandığında iradesini daha büyük bir iradeye teslim etti. İnsanüstü olanın tarihi, biraz da insanın kendi hayatını taşımanın ağırlığından kaçışının tarihidir.
Ben insanın çözümünü insanüstüne dönüşte ve yönelişte görmüyorum. İnsanın sorunu insan olması değildir. İnsan olmak bir düşüş, bir ceza ya da aşılması gereken eksik bir varoluş biçimi değildir. İnsan sonludur, fakat sonluluğu onu değersiz kılmaz. Ölümlüdür, fakat ölüm hayatını anlamsızlaştırmaz. Her şeyi bilemez, fakat bilgisinin sınırlı olması düşünmesini gereksiz hale getirmez. İnsan kusursuz değildir; zaten insanı ilginç, karmaşık ve yaratıcı yapan da kusursuz olmamasıdır.
İnsan bir sonuç değil, oluş halindeki bir varlıktır. Hayatı boyunca kendisini yeniden kurar. Geçmişiyle ilişkisini........
