Eylül göl kıyısında çırpınan iki kalptir
Eylül biraz da suyun kenarından gelir. Suyun ağır ağır aktığı, akşamın ışığının nehrin üzerine ince bir tül gibi serildiği, doğanın yeşilinin gökyüzüne doğru yükseldiği doğal yerlerden gelir. İçinde suyun serinliği, toprağın kokusu, uzaklardan gelen bir rüzgâr ve insanın kalbine dokunduğunda ne olduğunu tam olarak anlayamadığı bir yakınlık taşır. Eylül, belki de bu yüzden başka hiçbir aya benzemeyen bir duyguyla gelir. Yazın ateşini tamamen söndürmeden sonbaharın serinliğini getirir. İnsanın içini üşütmeden tenine dokunur. Ve tam o sırada, insanın içinde uzun zamandır sessizce bekleyen aşk uyanır.
Gölün kenarında yürürken insan aşkın aslında ne kadar eski olduğunu hisseder. Nehir akıp gider, bahçeler susmadan yeşerir, gökyüzü akşamdan geceye doğru yavaşça değişir. Dünya kendi ritmi içinde sürüp giderken iki insan birbirine bakar. O bakışın içinde birdenbire başka bir dünya belirir. Henüz hiçbir şey söylenmemiştir. Henüz eller birbirine değmemiştir. Fakat havada bir şey vardır. İki kalp, sanki görünmez bir rüzgârın içinde birbirlerine doğru çırpınmaya başlamıştır.
İşte Eylül biraz da budur: Havada çırpınan iki kalbin pembeleşerek flörtleşmesidir.Kalplerin pembeleşmesi, aşkın insanın bedenine verdiği o güzel mahcubiyettir. Bir bakışın biraz uzun sürmesi, sonra gözlerin kaçırılması, yeniden birbirini araması, gülümsemenin kendiliğinden yüzün üzerine yerleşmesi… İnsan âşık olduğunda yalnızca kalbi değişmez; yüzü de değişir. Sesi başka türlü çıkar, yürüyüşü hafifler, gözleri başka bir ışıkla bakar. Sanki beden, kalbin gizlediği şeyi herkesten........
