Aytaç Baran ve sırtından vurulanların ülkesi
(Şehadetinin yıl dönümü vesilesiyle aziz hatırasına)
O gün, Şehitlik Mahallesi’nin güneşi biraz eksik doğdu.
Bir kahvaltı sofrası eksik kaldı mesela.
Bir çocuk, babasının ayak seslerini duymadı bir daha.
Bir halk, bir kez daha içinden vuruldu.
Aytaç Baran, bir isimden ötesiydi.
Yasin Börü’nün hocasıydı.
Yaralı bir halkın, örselenmiş onurunun, kanayan vicdanının sesiydi.
Tıpkı daha önce susturulmak istenen onlarca, yüzlerce Müslüman gibi.
Yine aynı tetiğe alışmış eller,
Yine aynı kirli senaryo.
Kurşun tanıdık geldi bize.
Birbirinin üstüne kapanan cenazelerden,
Yetimlerin gözyaşından,
Cami avlularında yükselen “Allahu Ekber”lerden tanıdık.
Oysa biz biliyorduk ki bu kurşun sadece bir silahtan ibaret değildi.
Bir zihniyetin, bir nefretin, bir düşmanlığın tezahürüydü.
Müslümanca yaşamak isteyen herkese doğrultulmuş bir öfkeydi o namlu.
Sırtına isabet eden sadece kurşun değil, ümmetin yüküydü Aytaç’ın.
O yüzden yere düşerken bile dimdikti.
Şehadetiyle bir nesli doğrulttu.
Sahi, bir insan neden sırtından vurulur?
Cevabı basit aslında.
Yüzüne bakmaya cesareti olmayanlar ancak arkadan saldırır.
Karanlığa, pusulara, maskelere güvenenler ancak sırtından vurabilir bir insanı.
Ama onun bıraktığı iz, hâlâ sokak sokak dolaşıyor Diyarbakır’da.
Yasin’in, Hasan’ın, Hüseyin’in çocukluğu ellerimizde halâ ıslak.
Bir millet halâ........
