Zekânın Yapayı olmaz
Yapay zekâ diyoruz. Böyle söyleyince içimiz biraz rahatlıyor. Sanki karşımızdaki şey gerçekten düşünmüyor da düşünüyormuş gibi yapıyor. Gerçekten bilmiyor da bilgiyi taklit ediyor. Gerçekten konuşmuyor da kelimeleri matematik marifetiyle art arda diziyor.
Belki de “yapay” kelimesini makineyi tarif etmek için değil, kendimizi teselli etmek için kullanıyoruz.
Çünkü mesele makinenin neyden yapıldığı değildir. İnsan da sonuçta etten, sudan, kalsiyumdan, elektriksel ve kimyasal süreçlerden oluşuyor. Beynimizde yaklaşık yüz milyar sinir hücresi bulunması bizi felsefî olarak açıklamıyor. Bir insanı oluşturan maddeleri masaya dökebilseydik, orada “düşünce” diye ayrı bir madde bulamazdık. Bilinç kavanoza konulamıyor. Akıl mikroskopta görünmüyor. Zekâ, kendisini meydana getiren maddeden daha garip bir şey.
O hâlde ürkütücü soru şudur:
Zekâ karbonun içinde ortaya çıktığında gerçek de silisyumun içinde ortaya çıktığında neden yapay olsun?
“Yapay zekâ” dediğimiz şeyin bugün insan gibi bir bilince sahip olduğunu söylemiyorum. Böyle bir hüküm için elimizde yeterli gerekçe yok. Fakat tehlikeli olan zaten başka yerde. Bir sistemin bize hükmetmesi için uyanıp “Ben artık bilinçliyim” demesine gerek yok.
Bizi yeterince iyi tanıması yeter.
Neye kızdığımızı, neye güldüğümüzü, gece hangi saatte yalnız hissettiğimizi, hangi kelimenin bizi satın almaya ikna ettiğini, hangi görüntünün siyasi kanaatimizi değiştirdiğini, hangi insan tipine âşık olduğumuzu, ne kadar korkutulunca güvenlik istediğimizi bilmesi yeter.
İnsanlık tarihinde ilk defa bizi bizden daha uzun süre izleyen makineler inşa ediyoruz.
Telefon cebimizde değil artık. Biz telefonun içindeyiz.
Aramalarımız, konumlarımız, fotoğraflarımız, mesajlarımız,........
