menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Taner Akçam yazdı: 1942-1945 belgeleri ve devletin kodları

33 0
08.06.2026

Son güncelleme: 8 Haziran 2026 -

Taner Akçam yazdı: 1942-1945 belgeleri ve devletin kodları

8 Haziran 2026 Pazartesi

1988 yılında çalışmaya başladığım Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü direktörü, bir gözlemini aktarmıştı. 5-6 yaşındaki oğluyla bir müzeye gider. Müzede, üstünde hâlâ kurumuş kafa derisi de olan bir kesik baş teşhir edilmektedir. Çocuk kesik başı görür ve kafasını derhal başka yöne çevirir. Baba, durumu ilginç bulur ve çocuğunu aynı yerin önünden 3-4 sefer geçirtir. Ve çocuk her seferinde başını başka yöne çevirmektedir.

Bu hikâye bize, sadece toplumun değil, bu ülkenin aydınlarının da devletin kodları ile kurduğu ilişki tarzını anlatmaktadır.

Geçen hafta yayımladığım D-97 belgesi oldukça ilgi uyandırdı. Belgenin dili, hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açık ve netti. Askeri okullara öğrenci alınırken, D-97 talimatnamesi uyarınca başvuru yapanların ırk kökenlerinin araştırıldığı görülüyordu. Milli Savunma Bakanı bu ırkçı politikanın saklı tutulmasını istiyordu.

Taner Akçam yazdı: D-97 Talimatı

Aslında Türkiye’de vatandaşlığı değil, ırk-etnik-dinî kökeni esas alan bir devlet kurulduğu yüzlerce belgesi ve bilgisiyle yeteri kadar açığa çıkmış ve bilinen bir konudur. AGOS’un 2013 yılında, Rumlara 1, Ermenilere 2 ve Yahudilere 3 kodunun verildiğini bildiren gizli bir yazıyı ortaya çıkardığını hatırlayanlar veya Cumhuriyetin ilk yıllarında ırkçı-ayrımcı uygulamalar konusunda yapılmış devasa çalışmalardan sadece bazılarını bilenler için ortada yeni bir durum yoktu. D-97 sadece bilinenleri teyit ediyordu, o kadar.

Buna rağmen yazıma tuhaf tepkiler aldım. Ad hominem, yani kişiliğe yönelik saldırıları bir kenara bırakırsam, “tek bir belgeyle ırkçılık iddiasında bulunulamaz” ya da “tek bir belgeden hareketle bu işleri magazinleştirmemek gerekir” türünden eleştirileri duyunca gülümsedim. Direktörün 5-6 yaşındaki çocuğunu hatırladım.

Acaba niçin kafayı çevirme ihtiyacı içindeyiz, diye düşündüm. Gözümüzün içine sokulan bir gerçeği bilmek istememenin, “yok saymanın” onlarca nedeni vardır ama galiba en önemli nedeni, Erken Cumhuriyet dönemini Kurtuluş Savaşı eksenli olarak görmek ve onunla övünmek ihtiyacıdır.

Her şeye Kurtuluş perspektifinden yaklaşan bu görüş, ülkenin kurucu perspektifini bilmek ve anlamak istemiyor. Çünkü kurucu felsefe ırkçılık esasına dayanıyordu ve bunun övünülecek bir tarafı yoktur. Tıpkı 1942 yılında Milli Savunma Bakanının önerdiği gibi saklamak ve yok saymak, yani kafayı çevirmek en doğru yoldur.

D-97 ve kurucu kültürel kod

1942 mektubunu ırk esasına göre kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti devletinin “ruhu” veya kültürel kodlarının en önemli göstergesi olarak okuyabiliriz. Sinsi ve yaptığının arkasında durma cesaretini bile gösteremeyen tuhaf bir ırkçılıktır bu. Hilekârlığı, gizli entrikacılığı, kurnazlığı akıllı davranmak zanneden habis-kötücül bir akıl var burada…

Bu özelliğiyle Türk apartheid rejiminin Güney Afrika ve İsrail örneklerinden ayrıldığını söyleyebiliriz.

Aslında burada çok vahim bir durumla karşı karşıyayız. Çünkü bu kodlar sadece yönetici elitlerin, devlet erkinin davranışlarını belirlemiyor. Bundan daha korkunç olanı bu kodların, kültürel normlar olarak toplumun tüm damarlarına sızmış ve günlük davranışlarımızın olağan bir parçası hâline gelmiş olmalarıdır. Buradaki temel ahlaki sorun, Bakanın önerdiği gibi başkasını kandırmak meselesi değildir; onun kendisini kandırdığının farkında olmamasıdır. Kendisini kandırmanın yarattığı ahlaki yıkım korkunçtur. Ama anlatacağım hikâye daha bitmedi.

Bu saklama ve gizleme kültürünün en önemli sembollerinden birisi Cumhuriyet Arşividir. Kritik konulara ilişkin hemen hemen hiçbir ciddi belge yoktur. Örneğin, Seyit Rıza için 18, Şeyh Sait için 10 kadar belge olması bir şaka gibidir.

İlginçtir, Cumhuriyet Arşivine bir tanesi yukarıda sözünü ettiğim olmak üzere bazı yeni belgeler konmaya başlanmış; buradan bu girişimde bulunanlara teşekkür etmek istiyorum.

Bu yeni belgelerden birkaç tanesi Milli Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanları arasındaki yazışmalarla ilgili. 11 Eylül 1945’te Genelkurmay başkanlığına bir yazı gönderen aynı Milli Savunma Bakanı, “bu yıl Harp Okuluna ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin öğrenci alınacağını gazete ve radyo ilanlarından” duyduklarını söyler. Bakana göre bu “yıllardan beri tatbik edilmekte olan talimatı değiştirir bir mahiyet arz etmektedir.” Belki daha da önemlisi, Bakanın durumdan haberi yoktur ve herhangi bir bilgilendirme yapılmamıştır. Bakan Genelkurmay’dan izahat istemektedir.

İki gün sonra Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay çok ilginç bir cevap verir. Orbay meselenin herhangi bir mevzuat değişikliğinden kaynaklanmadığını söyler. Başbakan konuyu bir görüşme sırasında sözlü olarak gündeme getirmiş, Cumhurbaşkanı da uygun bulunca ilandaki ifadeye bu açıklama eklenmiştir. Kısacası, “Başbakan söyledi, Cumhurbaşkanı onayladı, biz de ilana ekledik” denmektedir. Ortada tuhaf bir durum vardır.

Dahası, Kâzım Orbay, Harp Okulu talimatnamesinde zaten ırk veya mezhep ayrımı yapılmasını öngören bir hüküm bulunmadığını, ilanda yer alan ifadenin yalnızca bunu açıklığa kavuşturmak amacı taşıdığını belirtir. Bu belgelerden böylesine önemli bir konuya ilişkin ciddi herhangi bir tartışmanın yapılmamış olduğunu da anlıyoruz.

Gazete ilanları değişti

Gerçekten de o günlerdeki gazetelerde azınlıkların da Harp Okullarına alınacakları konusunda ilan ve haberler çıkmaya başladı. 6 Eylül 1945 günü gazetecilerin sorularını cevaplandıran Başbakan Şükrü Saraçoğlu, azınlıklara mensup vatandaşların Harp Okullarına alınacağı bilgisini onaylar. Bunun diğer mesleklere de şamil olup olmadığı sorusuna ise buna gerek yok, çünkü diğer mesleklerde zaten sınırlama yok diye cevap verir.

Bakanın cevabı şaka gibidir. 1965 Memurin Kanunu’ndaki kozmetik değişikliğe kadar sivil-askeri bürokrasiye memur alımlarında vatandaş değil Türk olmak şartı arandığı biliniyor. Meraklısı dönemin gazete ilanlarına bakar.

Şükrü Saraçoğlu’nu tanıtmama gerek var mı? Ağustos 1942’de hükümetinin programını “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar… bir vicdan ve kültür meselesidir… İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir” sözleriyle sunan, Kasım 1942 ırkçı Varlık Vergisi’ni de “Bu kanun… bir devrim kanunudur” diye tanıtan kişidir. Ona göre Varlık Vergisi “ekonomik bağımsızlığı kazandıracak bir fırsattır.” Çünkü Bakana göre kanun, piyasaya egemen olan yabancıları ortadan kaldıracak ve Türk piyasasını Türklerin eline verecektir.

Görüldüğü gibi Bakan, Türk ırkından olmayan vatandaşları “yabancı” olarak saymaktadır. Daha sonra solcu Ecevit döneminde de yargı Hristiyan ve Yahudileri yabancı sayan kararlar alacaktır. Hâlâ yürürlükte olan 1934 Tapu Kanunu ülkenin vatandaşlarının bir kısmını “yabancı” saymaya devam etmektedir.

Sonuçta ne mi oldu? 1946 yılından sonra 1950 istisnasını saymazsak (orada hâlâ Türk olmak şartı vardı), Harp Okullarına alınma koşulları “Türk vatandaşı olmak” olarak değiştirildi. Bu değişiklik bize, 1923’lerden bu yana kanun ve kararnamelerde geçen “Türk olmak” kavramının “Türk vatandaşı olmak” kavramından farklı kullanıldığını ve yönetici elitlerin bu tercihi bilerek yaptıklarını gösteriyor. Bu nedenle 1950-60’lara kadar devlet memuru alımlarında gazete ilanlarında “Türk olmak” ibaresi geçiyordu; “Türk vatandaşı olmak” değil.

Dediğim gibi, ilanlardaki bu “Türk ırkı”, “Türk olmak” ibareleri değişti ama değişen bir şey olmadı. D-97 talimatnamesi aynı yerinde kaldı ve bu nedenle ifadede yapılan değişikliğe rağmen bugüne kadar “ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin” tek bir kişi bile Harp Okullarına alınmadı ve şu andaki sistem değişmezse alınmayacak da…

Şimdi tüm bunların anlamı ne?

CHP’ye yönelik büyük saldırı ve taarruzun toz dumanında bu yazdıklarımın ne anlamı var, diye sorulacaktır. Akademisyen olarak güncel olmayan konularda da yazma özgürlüğüm olduğu fikrinin arkasına sığınabilirim. Ama öyle yapmayacağım. Çünkü şu anda CHP’ye yönelik hukuk dışı saldırılar etrafında yapılan tartışmalar bana, direktörün 5-6 yaşındaki çocuğunu hatırlatıyor.

Aslında şu anda siyasetin ortasındaki büyük konu, yani odanın........

© Medyascope