Selim Kuneralp yazdı: Trump’ın ipiyle kuyuya inilir mi?
Trump’ın sıradan bir Amerikan politikacısı olmadığı artık herkesçe malum. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerden seçilen (başka yok) bütün başkanlar —Savaşın Batı cephesi muzaffer başkomutanı General Eisenhower’ı saymazsak— seçilmeden siyasi hayatın çeşitli kademelerinden, özellikle Kongrenin iki kanadından birinden veya ABD’de seçimle gelinen bir görev olan valilikten geçmişlerdi. Trump ise pek de başarılı olmayan bir müteahhitlik hayatının üstüne nispeten geç bir yaşta siyasete soyundu ve kısa zamanda Cumhuriyetçi Partiyi ele geçirerek tamamen değiştirmeyi başardı. Parti geçmişte, iş çevrelerine daha yakın, dış ekonomik ilişkilerde liberal, Avrupa’nın bütünleşmesine ve savunmasına önem veren, müttefiklerine güvenlik duygusu aşılamaya çalışan bir partiydi. Tabii bu demek değil ki başkanlar hata yapmıyordu. Irak bunların ilk akla gelenidir. Birçok başka örnek de mevcuttur. Şahsen ABD’yi yönetenlerin denizaşırı maceralarında sık sık hata yapmalarının ve yanlış tercihlerde bulunmalarının dünya için bir nimet olduğunu düşünürüm. ABD gibi muazzam ekonomik ve askerî güce sahip bir ülke sadece akılcı kararlar alabilseydi, dünya üzerinde bugünkünden çok daha fazla etkili olurdu. Bu da hâliyle diğer ülkeler için bir yük teşkil ederdi.
Trump’ın partiyi ele geçirmesinin bir nedeni, liberal ekonomik politikalardan, dünya jandarmalığı rolünden vazgeçerek Amerika’nın menfaatlerini ön plana çıkarması sayesinde daha önce Demokratlara yakın olan özellikle mavi yakalıları yanına çekmeyi başarmasıdır diyebilirim. Aslında açık bir ekonomi, güvenli ve istikrarlı bir dünya ABD’nin menfaatlerine uygundu. Trump’a kadar gelmiş geçmiş Cumhuriyetçi başkanların ticaretin serbestleşmesi için güçlerini kullanırken dünyanın birinci ekonomisi olan ülkelerinin bundan zarar göreceğini bildiklerini ve bu zarara rağmen hedeflerinden şaşmadıklarını düşünmek yanlış olur. Açık ekonomi tabii ki ABD’ye yaramıştır. Trump’ın iddia ettiğinin aksine ABD kronik bir ticaret açığı veriyorsa, aynen bizim ülkemiz gibi tükettiğinden daha azını üretmesinden dolayıdır. Aynı şekilde Avrupa’nın ilk önce SSCB’nin, sonra da Rusya’nın etkisi altına, Uzak Doğu’nun da Çin’in etkisi altına girmemesi ABD’nin stratejik hedeflerinin en önemlilerindendi. AB’nin kurulmasında ABD büyük destek verdiği, hatta kuruluş döneminde selefi AET’nin NATO’nun sivil kolu olarak tanımlandığı malum. AB ile Gümrük Birliğimizi tamamlama aşamasında ABD’nin Demokrat Başkan Clinton döneminde kuvvetli destek verdiğini hatırlıyorum. Bu desteği ABD sadece hatırımız için değil, AB ile bütünleşen bir Türkiye’nin dış tehditlere karşı daha güçlü olacağı, Batı içindeki yerinin sağlamlaşacağı, bunun da ABD’nin çıkarlarına hizmet edeceği hesabıyla verdiğine şüphe yok.
Trump’ın bu geleneksel Amerikan politikalarını ters yüz ettiği malum. İlk döneminde etrafında devlet tecrübesi engin, sırası geldiğinde ona hayır demesini bilen kişiler vardı. Kabine üyeleri, Beyaz Saray üst düzey görevlileri sık sık değişiyordu. Değiştiremediği tek kişi Başkan Yardımcısı Mike Pence ise kaybettiği aşikâr olan 2020 seçiminin neticelerini lehine değiştirmediği için düşman ilan edildi. Pence ikinci dönemde piyasadan tamamen kayboldu. Adına hiçbir yerde rastlamıyorum.
İkinci dönemde Trump’ın ona hayır demeyecek insanları etrafına topladığı da malum. Liyakat değil, sadakat önemli oldu. Aslında televizyon sunuculuğundan Savunma (şimdilerde Savaş) Bakanı olan Hegseth gibileri dışında Hazine Bakanı Scott Bessent ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio kendi alanlarında geniş........
