Selim Kuneralp yazdı: İran savaşı nasıl biter?
Son güncelleme: 13 Haziran 2026 -
Selim Kuneralp yazdı: İran savaşı nasıl biter?
13 Haziran 2026 Cumartesi
Ülkemiz sınırları dışındaki gelişmeler, dış politikayla zaten ilgisi sınırlı olan kamuoyumuzun en iyi şartlarda dahi pek fazla dikkatini çekmez. Butlan kararı gibi dünya demokrasi tarihinde muhtemelen hiç görülmemiş olaydan sonra tabii ki iç gündem bütün dikkatleri üzerine çekti. Bunda şaşılacak bir şey yok sanırım.
Ancak dünya yerinde saymıyor. Ülkemizi yakından ilgilendiren şeyler de durmadan meydana geliyor. Örneğin bizim ısrarla Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı olarak tanımladığımız, dünyanın ise Kıbrıs’ın tek meşru lideri olarak gördüğü Cumhurbaşkanı Hristodoulidis Kazakistan’a devlet ziyareti yaptı, orada ülkesinin Büyükelçiliğini açtı, iki ülke arasındaki uçak seferlerinin başlangıcına şahit oldu, ayrıca Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev’den bir liyakat nişanı aldı. Kazakistan Türk dünyasının bir parçası olmasaydı bunda yadırganacak bir şey olmazdı. Ancak bu ziyaret, bu dünyanın ülkeleri arasında fikir birliği olmadığının açık bir işareti olmuştur. Ayrıca Kıbrıs Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Kombos son günlerde Kırgızistan ile Özbekistan’ı da ayrı ayrı ziyaret etti. İçinden geçtiğimiz toz duman yüzünden bu ziyaretler pek dikkat çekmedi. Bundan birkaç gün önce Kıbrıs Cumhuriyeti Fransa ile bir askerî iş birliği anlaşması imzaladı. Böylece adanın güneyinde egemen İngiliz üslerinde konuşlanmış İngiliz askerlerine ilaveten Fransızlar da oraya yerleşmiş oldu. İtalya’nın da askerlerinin bulunduğu biliniyor. ABD ise Andreas Papandreou üssüne 200 milyon dolar harcayarak oradaki mevcudiyetini sağlamlaştırma yoluna gidiyor. Bu olay da kamuoyunun pek dikkatini çekmiyor. Kıbrıs sorununa bir çözüm arandığı ve BM Genel Sekreterinin yıl sonunda sona erecek görevi bitmeden son bir gayrette bulunduğu ortamda es geçilmesi belki daha sağlıklıdır.
Geçtiğimiz günlerde kendi kendimize gol atma sevdamızın bir örneğini daha yaşadık. İçişleri Bakanı, Türkiye’nin yönetimine geri geleceğini farz ettiği Kudüs’e bir günlüğüne dahi vali olma hayalini yaşadığını kameralar önünde söyleyiverdi. Bu söz Netanyahu’nun rüyasında bile göremeyeceği bir hediye teşkil etti; zira zaten başta ABD Kongresi olmak üzere tüm dünyaya iktidarın yayılmacı iddialarını anlatmaya çalışıyor. Filistinlilerin de bu sözden fazla hoşlandıklarını sanmıyorum; çünkü onların amacı Türk yönetimi altına girmek değil, bağımsız devletlerini kurmak. Onlar ve ben Türkiye’nin bu hedefi desteklediğini sanıyorduk. En azından Bakanın bu hedefi paylaşmadığı anlaşılıyor. Kameraların önünde kullandığı ifadelerin yanlış anlaşıldığını iddia etmesi de mümkün değil. İktidarın da bu sözlere karşı herhangi bir tepkisi olmadı. Ne yazık ki Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, haklı olarak İsrail Dışişleri Bakanının karşı açıklamasını eleştirirken İçişleri Bakanımızın rüyasını paylaşmadığını, Kudüs’ün bir Türk valisi tarafından değil bağımsız Filistin devleti tarafından yönetilmesi gerektiğini söyleyemedi. Neyse ki İYİ Parti lideri partisinin grup konuşmasında Bakanı güçlü ifadelerle eleştirmek suretiyle muhalefetin onurunu kurtardı.
Kamuoyunun bu gelişmelere fazla ilgi göstermemesi tabii ki iktidarın işine yarayan şeyler. Halkın refahı açısından da kısa dönemde bir etkileri olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak yine dışarıda meydana gelen ve tüm dünyanın dikkatini üzerine çekerken bizde ilgi uyandırmayan bir konu da İran savaşıdır. Savaşın yarattığı enerji darboğazı Asya ve Avrupa ülkelerinde endişeyle karşılanıp tasarruf tedbirleri alınırken bizde hem fiyatların yükselmesini sınırlandırma yoluna gidiliyor hem de tüketimi azaltmak için herhangi bir tedbir almaktan dikkatle kaçınılıyor. Bu arada ilginç bir şekilde konuyla ilgili yorumcular sürekli olarak savaşın bitmekte olduğu mesajını yaymaya çalışmakta ve bir anlamda kamuoyunda rehaveti teşvik etmektedirler.
Savaşın nasıl başladığı malum. Ocak ayında İran’da meydana gelen ve on binlerce insanın hükümet kuvvetleri tarafından kurşun yağmuruna tutularak katledildiği gösteriler üzerine Netanyahu, rejimin çökme noktasında olduğuna ve kısa sürecek bir askerî müdahale ile devrilmesinin hızlandırılacağına Trump’ı inandırdı. 28 Şubat’ta başlayan ABD ve İsrail saldırıları neticesinde rejim liderlerinin büyük bölümü öldürüldü. Ancak insan hayatına pek önem vermeyen rejim ayakta kalmayı becerdi. Müdahale olmasaydı rejimin sokak gösterilerinin sonucunda çökmesinin mümkün olup olmadığı tartışılır. Ancak müdahalenin halkı rejimin etrafında kenetlendirdiği ve aleyhte gösteri yapanların ihanetle suçlanabileceği bir ortam rahatlıkla oluştu.
Netanyahu’nun hesabı açıktı. İran’da molla rejiminin 1979 yılında kurulduğundan bu yana İsrail’i denize dökme amacını taşıdığı gizli değildi. Başta Hizbullah ve Hamas olmak üzere İsrail’le savaşanlara destek oldu. Rejim çöker ve Şah dönemindeki gibi İsrail dostu olan bir iktidar İran’da kurulursa Hizbullah ile Hamas’ın destekten mahrum kalacaklarını düşünmesi o dönemdeki ortamda şaşırtıcı değildi.
Trump açısından rejimin değişmesi pek öncelikli bir hedef olmadı. Onun için önemli olan Obama’nın zamanında müzakere ettiği ve İran’ın nükleer araştırma programına bir ölçüde saydamlık ve sınırlandırma getiren anlaşmadan daha iyisini yapmaktı. Hatırlanacağı üzere Trump 2016’da iktidara gelir gelmez o anlaşmayı çöpe atmış, daha iyisini yapmayı vaat etmişti. Hedef, İran’ın sivil amaçlı kullanımın gerektirdiği düzeyin çok ötesine zenginleştirdiği uranyumun bir şekilde devreden çıkarılması ve İran’ın nükleer silah üretme kapasitesinin yok edilmesiydi.
Tabii evdeki hesap çarşıya uymadı. Takriben bir ay süren bombardımanlar İran’ın savunma kapasitesini çok fazla azaltmışa benzemiyor. Üstelik İran, 1980-88 arasında devam eden ve en az 1 milyon kayıp verdiği Irak’la savaşında dahi yapmadığı şekilde Hürmüz Boğazı’nı kapatıverdi. Dünya petrol tüketiminin ’sinin ve gübre başta olmak üzere birçok kimyasalın büyük miktarlarda üretildiği Körfez’den çıkışlar, önce İran’ın üçüncü ülkelerin gemilerine sonra da ABD’nin İran gemilerine uyguladıkları ablukaların neticesinde engellendi.
Neticede kendi kendine yeterli olmasına rağmen ABD dahil tüm dünyada yakıt fiyatları P oranında fırladı. Bizde ise fark bütçeden karşılandığı için fiyat artışları çok sınırlı kaldı. İktidar bu durumdan övünüyorsa da bunun çok sağlıklı bir şey olduğunu söylemek mümkün değil.
Üstelik şimdiye kadar petrol fiyatlarının sınırlı bir şekilde artmasının başlıca nedeni, başta Çin ve ABD olmak üzere birçok ülkenin aylar boyunca tüketimi karşılayacak stoklara sahip olması ve tüketimi bu stoklardan karşılamasıdır. Ayrıca piyasalar savaşın yakında biteceğini ve dolayısıyla Hürmüz Boğazı’nın öngörülebilir bir zaman içinde açılacağını satın almış durumda. Nitekim Çin’in azalmakta olan rezervlerini tazelemek için yüksek fiyattan petrol satın almaktansa fiyatların düşmesini beklediği tahmin edilmektedir. Oysa Uluslararası Enerji Ajansı stokların yaz ayları içinde tükenme noktasına geleceğini hesaplamaktadır. Bu da şu anda 90 dolar civarında seyreden varilin fiyatının ilk aşamada 130 dolarlara varabileceğini düşündürmektedir. Böyle bir gelişmenin dünya ekonomisi için yaratacağı felaketin abartılması mümkün değil.
Yaklaşan ara seçimler öncesinde tüketici enflasyonunun bize komik gelen bir rakam olarak görünse de yıllık %4,2’ye ulaşması, özellikle de benzin fiyatlarının yükselmesi gibi gelişmelerin ABD seçmeni üzerindeki olumsuz etkisi Trump’ı savaşı sonlandırmaya itmektedir. Ancak Netanyahu ile İran’ı yönetenlerin hedeflerine ulaşmadan mücadeleyi bırakacakları şüphelidir.
Peki İran ne istiyor? Ülkeyi kimin yönettiği şu anda çok açık değil. Garip bir şekilde babasının yerine dinî lider seçilen Mücteba Hamaney’i seçildiğinden beri ortalıkta yok. Garip dedim çünkü bir dinî liderliğin babadan oğula geçmesi herhalde pek görülmüş şey değil.........
