Nur Mehmet Güler yazdı: Türkiye’nin Öcalan paradoksu
Son güncelleme: 15 Eylül 2026 -
Nur Mehmet Güler yazdı: Türkiye’nin Öcalan paradoksu
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Yaklaşık yarım yüzyıldır Türkiye siyasetinin merkezinde bulunan bir isimden söz ediyoruz. Hakkında binlerce haber yapıldı, kitaplar yazıldı, davalar açıldı. Devletin savunma ve güvenlik politikalarının en önemli başlıklarından biri oldu. Birkaç kuşağın Öcalan’ın adıyla büyüdüğünü söylersek mübalağa etmiş olmayız.
Açık ki Öcalan’ın geçirdiği düşünsel değişim, öncülük ettiği hareketin Kürtlerde yarattığı toplumsal dönüşüm, kadın özgürlüğüne verdiği önem, bağımsız devlet fikrinden neden uzaklaştığı, silahlı mücadeleyi neden sona erdirmek istediği ve son olarak PKK’yi neden feshettiği geniş bir kamusal tartışmanın konusu olmayı hak ediyor.
Kanımca Öcalan hakkında herkesin rahatça ulaşabileceği yeteri kadar bilgi var. Sorun bilgi eksikliği değil. Sorun, Öcalan hakkında oluşturulmuş tanımlar, imajlar, yargılar ve dogma hâline gelmiş bakış açılarıdır.
Devletin, ulusalcıların ve Kürt karşıtlığına dayalı milliyetçilik yapanların bir Öcalan tanımı ve anlatısı var. Bu kesimin oluşturduğu ve tekrarlarla bilinçlere yerleştirmeye çalıştığı “terörist başı” kavramını Güney Afrika’daki apartheid yönetimi Mandela’ya ve Sam Nujoma’ya, İsrail yönetimi Arafat’a, İngilizler ve ABD Kongresi ise Kenyatta’ya yakıştırmıştır. Biliyoruz ki “terörist” olarak damgalanan Yaser Arafat Filistin Yönetimi Başkanlığına, Nelson Mandela Güney Afrika Cumhurbaşkanlığına, Jomo Kenyatta Kenya Cumhurbaşkanlığına, Sam Nujoma ise Namibya Cumhurbaşkanlığına geldi. Bu sıfatla hedef alınan kişi adeta “lanetli kılınıyor”, negatif anlamda “dokunulamaz” hâle getiriliyor.
Türkiye sol hareketinin zaman zaman geliştirdiği değerlendirmeler ve yaklaşımlar da önemlidir. Bir genelleme yapma hatasına düşmemek kaydıyla, bu kesim içinde öne çıkan “egemen ulus şovenizminin” izleri çok belirgindir.
Öcalan’ın dünyada da bir karşılığı var. Özellikle Slavoj Žižek, Alain Badiou, Edgar Morin, Angela Davis gibi yaşayan otoriteler olarak kabul edilen düşünürler Öcalan hakkında akademik çalışmalar yapıyor, değerlendirmeler geliştiriyor. Onların da bazılarına yakından bakmaya çalışacağız.
Bir de tabii ki Kürt hareketinin ve Kürt toplumunun önemli bir bölümünün oluşturduğu güçlü bir Öcalan bağlılığı ve algısı var. Bu da çoğunlukla eleştirinin, değerlendirmenin ve anlamanın dışına çıkan yaygın bir dogmatik yaklaşım içeriyor.
Öcalan olgusunu anlamak için öncelikle hazır hükümlerden uzaklaşmak gerekiyor. Siyasetin ürettiği tanımlar entelektüel çalışmanın konusu olabilir, ölçüsü değil. Devletin hassasiyetlerini kendi hassasiyeti olarak kabul eden bir düşünce, bağımsız sonuçlar üretebilir mi? Aynı şey herhangi bir siyasi hareket, ideolojik çevre, kişi veya kişinin kendi toplumu için de geçerlidir. Öcalan’ı savunmak için değil, anlamak için sloganlardan, hakaretlerden ve yaftalardan uzaklaşmak gerekiyor. Buna ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum.
Şimdi Öcalan gerçeğine daha yakından bakabiliriz. Çocukluğu, ailesi ve arkadaş çevresiyle ilişkileri, özellikle Ankara Tapu Kadastro Lisesindeki yılları, kısa memuriyeti, İstanbul ve daha sonra Ankara’daki üniversite yıllarında içine girdiği arayışlar, 68 Kuşağı ve Türkiye devrimci hareketiyle tanışması, kendi anlatımlarında ve kendisiyle ilgili Türkiye’de yayımlanmış sınırlı kaynaklarda yer alıyor. Bunlar incelenmeye değer. Ben esas olarak Türkiye’nin Öcalan paradoksu üzerinde durmak istiyorum.
Öcalan Türkiye’ye dışarıdan gelmiş bir siyasal figür değil; kendisini bu toprakların çocuğu olarak tanımlıyor. Bu topraklarda doğup büyüdü, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde okudu, Türkiye’nin 1968 sonrasındaki devrimci ortamında politikleşti, Türkiye sosyalist hareketinden etkilendi, insani ve hukuki açıdan açıklanabilecek gerekçelerle isyan etti ve nihayetinde elli yıl süren bir isyana kurucu liderlik yaptı.
PKK’yi 1978’de Türkiye’nin toplumsal ve siyasal koşulları içinde kurdu. Mücadelesinin temel alanı uzun süre Türkiye oldu. Öncülük ettiği hareketin yarattığı en büyük toplumsal değişimlerden biri Türkiye Kürtleri arasında gerçekleşti. Buna rağmen Türkiye, Öcalan’ı genellikle kendisi dışında bir olgu gibi okuyor. Türkiye’nin Öcalan karşısındaki en temel paradoksu budur: Kendisinden çıkan tarihsel bir olguyu dışsal bir gerçeklik gibi değerlendiriyor.
Peki, bir Kürt neden Türkiye’nin düşünsel ve siyasal tarihinin öznesi olarak görülmesin?
Kırk yılı aşkın süre devam eden silahlı çatışma ağır insani, toplumsal ve ekonomik sonuçlar doğurdu. Elbette bunlar da Öcalan gerçeğinin parçalarıdır. Silahlı mücadeleyi ve yarattığı sonuçları dışarıda bırakarak Öcalan’ı anlamak mümkün değil. Ama bununla özdeşleştirmek de yüzleşmenin önüne bir duvar çekmek olur. Bunları tartışmak gerekir.
Eleştirmek için önce olguyu olduğu gibi kabul etmek, düşüncedeki değişimi görmek için de önce düşüncenin kendisini kabul etmek gerekir.
Ayrıca elli yıllık bir hareketi sadece silahla ve çatışmayla açıklayamayız. Bu hareket zamanla bir siyasal kültür, örgütlenme geleneği, kimlik bilinci, kadın hareketi, yerel yönetim deneyimi ve kendine özgü bir toplumsal değerler dünyası oluşturdu. Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da birbirinden farklı koşullarda da olsa siyasal ve toplumsal yapılar ortaya çıkardı. Bu dönüşümün en önemli sonuçlarından biri kadınların konumudur.
Bugün Kürt siyasi hareketinde kadınlar milletvekili, belediye başkanı, eş başkan, meclis üyesi, örgüt yöneticisi, lider ve diplomat olarak çok güçlü bir biçimde yer alıyor. Bu değişim Suriye’de daha kurumsal biçimler kazandı. Kabul etmek gerekir ki kadın özgürlük hareketi sadece Ortadoğu’da değil, dünyada da yankı uyandırdı. Bu gerçeklik toplumsal olarak bizim bir parçamız değil mi? Biz bu gerçekliğin bir parçası değil miyiz? Anlamak, araştırmak ve açığa çıkarmak bir sorumluluk alanı değil mi? Devletin yasakları ve yargıları nedeniyle bir gazetecinin veya düşünürün bu realiteyi görmemesi mümkün mü?
Kürt kadınları kendi mücadelelerinin özneleridir. Kadın hareketi de zaman içinde Öcalan’ın düşüncelerini etkilemiştir. Bu diyalektik içinde Öcalan’ın rolünü açığa çıkarmak ve anlamak büyük önem taşır. Öcalan’ın bir külliyatı var ve kadın özgürlüğü bu düşüncenin merkezinde yer alıyor. Öcalan, kadın sorununu ulusal veya sınıfsal mücadelenin yanında duran ikinci bir başlık olarak ele almıyor. Toplumsal bölünmeyi kadının düşürülmesi ve özgürlüğünün elinden alınmasıyla başlatıyor. Kadının özgürleşmesini özgür toplumun esas ölçüsü olarak değerlendiriyor. Bu benzetmenin yanlış anlaşılmalara yol açmayacağını düşünerek, Marksizmin 19. ve 20. yüzyıllarda proletaryaya biçtiği tarihsel misyonu Öcalan’ın bugünkü toplumsal özgürleşme mücadelesinde kadına yüklediğini söyleyebilirim.
Bu konu dünyada bağımsız akademik çalışmaların ilgisini çekiyor fakat ülkemizde görmezden geliniyor. Türkiye’de Öcalan’a yönelik küçümseyen, üstten bakan ve burun kıvıran yaklaşımlar çok yaygın. Oysa dünyada akademinin ve düşünce dünyasının önemli isimleri Öcalan gerçeğiyle ilgileniyor.
Örneğin Isabel Käser, Kürt Kadın Özgürlük Hareketi üzerine kapsamlı çalışmasında kadın hareketinin kendi tarihsel ve ideolojik gelişimini incelerken Öcalan çizgisiyle ilişkisini de ele alıyor. Nadje Al-Ali ve Käser’in jineoloji üzerine araştırması, bu yaklaşımın Ortadoğu’dan Avrupa ve Amerika’ya uzanan ulusötesi bir kadın örgütlenmesi içinde merkezî bir düşünsel referansa dönüştüğünü gösteriyor. Aynı çalışmalar, hareket içindeki çelişkileri ve kadınların kendi bağımsız özneleşme süreçlerini de ihmal etmeden ele alıyor.
Öcalan’ın en önemli özelliklerinden biri, düşüncelerindeki dinamiklik ve değişimdir. Başlangıçta bağımsız Kürdistan, ulusal kurtuluş, Marksizm-Leninizm, devrimci parti ve silahlı mücadele düşüncesi esası oluştururken sonraki yıllarda ulus-devlet çözüm odağı olmaktan çıkıyor. Demokratik ulus, demokratik konfederalizm, demokratik toplum, kadın özgürlüğü, ekoloji, komün ve demokratik entegrasyon kavramları öne çıkıyor.
Joost Jongerden’in 2025’te yayımlanan çalışması bu dönüşümü inceliyor. Jongerden, Öcalan’ın düşüncesinin devlet iktidarını ele geçirmeyi hedefleyen bir anlayıştan, özerk ve birbirine bağlı meclislerden oluşan politik toplum (Demokratik Konfederalizm – NMG) fikrine doğru geliştiğini belirtiyor.
Sara Kermanian da demokratik konfederalizmi Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki Kürt meselesinden doğan fakat ulus-devletin ötesinde sosyal ekoloji ve farklı toplulukların birlikte yaşaması üzerine kurulan daha geniş bir siyasal çerçeve olarak inceliyor.
Kamran Matin, Öcalan’ın devlet teorisine daha eleştirel yaklaşıyor. Demokratik konfederalizmin özgünlüğünü teslim ederken teorinin uluslararası sistem, devletler arasındaki güç ilişkileri ve dış müdahaleler konusunda bazı önemli sorunlar taşıdığını savunuyor.
Dikkat çekmek istediğim husus, bu çalışmaların Öcalan’ın haklı olduğunu kanıtlama çabası olmadığıdır. Nitekim bu çalışmaların amaç ve içeriği de böyle değildir. Önemli olan, Öcalan’ın düşünce ve pratiğinin bağımsız bir akademik inceleme alanı hâline gelmesi ve Türkiye’de bu konuda ciddi bir çalışmanın bulunmamasıdır.
Öcalan’ın basında yer almadığı gün neredeyse yok. Fakat daha çok devletin oluşturduğu yargılar, perspektifler ve güncel siyasal çekişmeler üzerinden eleştiriler ya da karşı cepheden salt övgüler var. Ağır hakaretler, itibarsızlaştırmalar ve küfürler yazımızın konusu değil.
Öcalan’ın kuramındaki en büyük değişim, sosyalizm anlayışında belirginleşiyor. 20. yüzyılın klasik devrimci hareketlerinde devlet iktidarını ele geçirmek merkezî bir yere sahipti. Buna göre devrim yapılacak, devlet ele geçirilecek, proletarya diktatörlüğü kurulacak ve toplum yeni devlet aracılığıyla dönüştürülecekti. Zamanla devletin kendisi de değişecek veya sönümlenecek, böylece sınıfsız ve sömürüsüz bir topluma geçilecekti. Genel özeti budur.
Öcalan’ın formülü bunu tersine çeviriyor. Ona göre şiddet yoluyla ve devlet aracılığıyla sosyalizm kurmak yanlıştır. Hatta “Sosyalist devlet olmaz.” gibi net ifadeleri vardır. Ondaki formül şudur: Devlet dışı toplum, kolektif kimlikler, farklı kültürel ve etnik yapılar ile farklı sosyal kesimler ekonomik, sosyal ve politik olarak kendilerini var edecek; oluşturdukları komünler demokratik konfederalizm içinde bir irade ve temsil gücüne kavuşacak; devletle bu varlık üzerinden ilişkilenecek, devleti dönüştürüp demokratikleştirecekler. Bu aşamada iç içe bir yaşam ve dönüşüm gerçekleşecek. Mücadele, eğilim olarak sosyalizmi bugünden yarına büyüterek taşıyacak. Kısaca sosyalizm, gelecekte kurulacak bir idealden veya hedeften ziyade bugün kurulması gereken toplumsal bir ilişki olarak ele alınıyor.
Jongerden’in “Komünün Ötesinde Komün” başlıklı çalışmasında işaret ettiği........
