menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Nur Mehmet Güler yazdı: Lavrov’un mesajı ve Türkiye’nin bölgesel Kürt politikasındaki riskler

16 0
previous day

Son güncelleme: 28 Eylül 2026 -

Nur Mehmet Güler yazdı: Lavrov’un mesajı ve Türkiye’nin bölgesel Kürt politikasındaki riskler

28 Eylül 2026 Pazartesi

Tercih edilen kaynak olarak ekle

Ortadoğu’da yeni dengeler oluşurken bölge üzerinde hesap yapan hemen her küresel ve bölgesel güç, Kürtleri kendi stratejisinin bir yerinde konumlandırıyor. Bunun nedeni sadece Kürt nüfusunun büyüklüğü değil. Kürtler; Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi Ortadoğu’nun dört önemli ülkesinde toplumsal ve siyasal, bazı alanlarda ise askerî ve kurumsal bir varlığa sahip. Bu ülkelerdeki Kürt hareketlerinin programları, örgütlenme biçimleri ve devletle ilişkileri birbirinden farklı. Ancak değişmeyen bir gerçek var: Ortadoğu’da büyük bir hesap yapıp Kürtleri bu hesabın dışında bırakmak neredeyse imkânsız görünüyor.

İsrail ve Rusya Neden Kürtlerden söz ediyor?

Eylül ayında birkaç hafta arayla yaşanan iki gelişme bu açıdan dikkat çekiciydi. 6–7 Eylül’de Londra’da “Değişen Ortadoğu’da Yahudi-Kürt İlişkileri: Tarih, Kimlik ve Gelecekte İşbirliği” başlıklı uluslararası bir konferans düzenlendi. Toplantı Jewish Kurdish Network, Tel Aviv Üniversitesi Moshe Dayan Center’ın Kürt Çalışmaları birimi ve London Centre for the Study of Contemporary Antisemitism tarafından gerçekleştirildi. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar da konferansa özel bir video mesaj gönderdi. Tabii bunu bir Kürt-İsrail ittifakı olarak okumak doğru değil. Fakat İsrail Dışişleri Bakanı’nın böyle bir toplantıya doğrudan mesaj göndermesini de sıradan bir kültürel ilişki olarak değerlendiremeyiz. Açık ki İsrail, Kürtleri görüyor, izliyor ve değişen Ortadoğu’daki hesaplarının bir yerinde tutuyor.

Aradan üç hafta geçmeden bu kez Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov konuştu. New York’ta Suriye Kürtleriyle ilgili bir soruya cevap verirken SDG’yi ve Mazlum Abdi’yi özellikle anarak Rusya’nın Kürt hareketleriyle iyi ilişkileri bulunduğunu söyledi. Geçmişte SDG’nin Moskova’dan yardım istediğini hatırlattı ve ilgili tarafların istemesi hâlinde Rusya’nın yeniden rol almaya hazır olduğunu belirtti. İsrail’in, Rusya’nın ve ABD’nin Kürtlere yaklaşımı elbette aynı değil. Zaten olması da beklenemez. Her devlet kendi çıkarından hareket ediyor. Fakat ortak nokta açık: Kürtleri yeni Ortadoğu’da ilişki kurulması gereken bir siyasal özne olarak hesaba katıyorlar.

Türkiye’nin bölgesel Kürt politikası nedir?

Türkiye’nin durumu diğer bütün aktörlerden farklı. Çünkü Kürtler Türkiye açısından sadece dış politika konusu değil. Kürt nüfusunun önemli bir bölümü Türkiye’de yaşıyor. Türkiye, Irak ve Suriye’deki Kürt bölgeleriyle doğrudan sınır komşusu. Üstelik kendi içerisinde Kürt meselesinin çözümüne ilişkin stratejik olduğu söylenen bir süreç yürütüyor. “Türkiye’nin bölgesel Kürt politikası ve diğer aktörlerden farkı nedir?” diye sorarsak açıkçası sorunun bugün yeterince berrak bir cevabı olduğunu düşünmüyorum.

Türkiye’nin politikasında iki ayrı yönelim yan yana duruyor gibi. Özellikle 2025’in ilk aylarında daha açık biçimde görülen ve hâlen tam olarak terk edilmeyen güvenlik yaklaşımı var. Ankara, Türkiye’de PKK’yi, Suriye’de YPG/SDG’yi, Irak’taki YBŞ’yi ve İran’daki PJAK’ı birbirine bağlı bir güvenlik paketi içerisinde değerlendiriyor. Oysa Türkiye’de bambaşka iddialarla bir süreç ilerliyor. PKK’nin silahlı faaliyetlerinin sona ermesi, silahsızlanma, hukuki düzenlemeler, siyasete katılım ve demokratik entegrasyon tartışılıyor. İçeride Kürtlerle yeni bir ilişki kurmaya çalışırken dışarıda Kürtleri ağırlıklı olarak eski güvenlik paradigmasının terminolojisi içerisinde değerlendirmeye devam etmek ne kadar sürdürülebilir? Evet, yasa çıktıktan sonra önemli bir yumuşama var ama eski yaklaşım bir türlü tümden terk edilmiyor. Asıl ikilem burada başlıyor.

Halep: Tehlikenin göründüğü yer

6 Ocak 2026’da Halep’te yaşananlar bu sorunun teorik olmadığını gösterdi. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de başlayan çatışmalar, Suriye’de Kürtlerle Şam yönetimi arasında bölgeselleşme potansiyeli taşıyan çok daha geniş bir çatışma ihtimalini gündeme getirdi. Kuşkusuz böyle bir savaşın etkileri Suriye ile sınırlı kalmazdı. Türkiye’de yürüyen süreci dinamitleyebilir, Irak ve İran’daki Kürt siyasetinde karşılık bulabilir ve Kürt meselesini yeniden bölgesel bir çatışma eksenine taşıyabilirdi.

Yüz yıllık tecrübeyle sabittir ki Kürtleri dört devletin güvenlik ve egemenlik alanlarına yeniden sıkıştırma gayreti sorunu çözmez. Silahlı yapıların sona ermesiyle Kürt meselesinin sona ereceğini düşünmek daha büyük bir yanılgıdır. Çünkü ortadan kaldırılması mümkün olmayan şey toplumsal gerçekliktir. Kürtler dört ülkeye yayılmış, on milyonlarca insanı kapsayan büyük bir toplumdur. Dilleri, kimlikleri, siyasal hareketleri, toplumsal hafızaları ve farklı düzeylerde oluşturdukları kurumları var. Böylesine büyük bir toplumsal gerçekliği sadece güvenlik araçlarıyla yönetmeye çalışmak, istikrardan çok yeni ve daha büyük çatışmalar üretme potansiyelini geliştirir.

Suriye’de yeni durum: Entegrasyondan sonra ne olacak?

Suriye’de son iki ayda yaşananlar bu tartışmayı yeni bir aşamaya taşıdı. 25 Ağustos’ta Mazlum Abdi, SDG’nin bağımsız askerî yapı olarak görevinin sona erdiğini ve güçlerinin Suriye ordusuna entegre edildiğini açıkladı. Birkaç gün sonra Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Abdi’yi cumhurbaşkanı danışmanı olarak atadı. Bu önemli bir değişiklikti. Artık SDG’nin bağımsız bir ordu olarak devam edip etmeyeceği sorusu geride kaldı. Yeni soru, askerî entegrasyondan sonra Kürtlerin Suriye’de siyasal, idari, kimliksel ve kültürel statüsünün ne olacağıdır.

Şam yönetiminin bu konuda attığı adımları da görmezden gelmemek gerekiyor. Kürtçe ulusal dil olarak tanındı, Newroz ulusal bayram hâline getirildi ve daha önce vatandaşlıktan çıkarılmış Kürtlere vatandaşlıklarının geri verilmesine yönelik düzenlemeler yapıldı. Kürtçenin belirli bölgelerde devlet ve özel okullarında öğretilmesine de izin verildi. Topraklarından göç etmek zorunda kalanlar büyük oranda geri döndü. Bunlar önemlidir. Ancak Kürtçenin ulusal dil olarak tanınmasıyla Kürtçe eğitim sisteminin anayasal ve kurumsal güvenceye kavuşması aynı şey değil. Mevcut düzenleme Kürtçenin belirli bölgelerde öğretilmesini mümkün kılıyor; Kürtçeyi devletin resmî dillerinden biri hâline getirmiyor ve Rojava’da yıllar içerisinde oluşmuş Kürtçe eğitim sisteminin geleceğine ilişkin esas sorunları çözmüyor.

Şimdi can alıcı soru şudur: Suriye’de askerî entegrasyon demokratik entegrasyona dönüşecek mi? “Devlet dışı silahlı yapının sona ermesi”, Kürtlerin siyasal, kültürel ve toplumsal varlığının ortadan kaldırılması anlamında anlaşılıyorsa bu, bir sorunu çözmek değil, yeni problemler üretmek anlamına gelir. Silahların kalıcı olarak susması isteniyorsa siyasetin alanının genişlemesi gerekir. Türkiye’nin Şam üzerindeki etkisi ve nüfuzu biliniyor. Demokratik entegrasyon yönünde daha hızlı ilerleme konusunda yapıcı rol oynayabilir.

Irak ve IKBY: Türkiye’nin kendi istisnası

Irak’ta farklı fakat aynı ölçüde önemli bir süreç yaşanıyor. ABD ile Irak arasında belirlenen takvim doğrultusunda Amerikan askerî varlığının azaltılması ve çekilme sürecinin ilerlemesi kaçınılmaz olarak yeni bir durum yaratacak. Patriot sistemlerinin Erbil’den çıkarılması, İran’dan ve İran destekli gruplardan daha önce füze ve İHA saldırılarına uğrayan Kürdistan Bölgesi açısından önemli bir hava savunma açığı oluşturacak.

Türkiye açısından Irak başka bir nedenle de önemlidir. Ankara’nın bütün Kürt aktörlerine yaklaşımı hiçbir zaman aynı olmadı. Türkiye’nin yıllardır Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri var. Bu örnek önemlidir. Çünkü Türkiye’nin kendi pratiği bile Kürtlerin siyasal ve kurumsal olarak güçlenmesinin Türkiye açısından zorunlu olarak tehdit anlamına gelmediğini gösteriyor. Ankara, Irak’ta Kürt yönetimiyle yıllardır kapsamlı ilişkiler kurabiliyorsa benzer bir stratejik esnekliğin başka Kürt aktörleri açısından hangi koşullarda mümkün olabileceği de tartışılabilir.

Amerikan askerî varlığının ve hava savunmasının azaldığı yeni Irak’ta Kürdistan Bölgesi’nin zayıflaması gerçekten Türkiye’yi güçlendirir mi? İran’a yakın silahlı yapıların daha fazla alan kazandığı bir Irak, Türkiye açısından güvenlik riskini yükseltmez mi? IKBY deneyimi bu nedenle Türkiye’nin gelecekteki bölgesel Kürt politikasını düşünürken bir istisna olarak değil, üzerinde gerçekten düşünülmesi gereken bir tecrübe olarak görülmelidir.

İran Kürtleri: Dış savaşın parçası olmamak

İran savaşı sırasında Kürtler sürekli tartışmanın merkezine çekilmeye çalışıldı. İranlı Kürt örgütlerinin Tahran’a karşı savaşa katılıp katılmayacağı konuşuldu. Buna rağmen Kürt örgütleri savaşın ilk aylarında geniş çaplı bir silahlı ayaklanmaya yönelmedi. İran’ın zayıflamasını fırsat bilerek dışarıdan yürütülen savaşın doğrudan askerî parçası olmak yerine kendi siyasal programlarını İran’ın geleceği üzerinden tanımlamaya çalıştılar.

İran’daki bütün Kürtlerin aynı siyasi programa sahip olmadığını biliyoruz. İran Kürt hareketleri arasında federalizmden bağımsızlığa kadar farklı siyasal talepler var. Fakat en önemli altı partinin oluşturduğu birliğin tutumu çok önemlidir. Dışarıdan yürütülen savaşın askerî aparatı hâline gelmeyi net bir tavırla reddettiler. Onun yerine İran’ın geleceğinde kendi kimlikleri ve siyasal iradeleriyle yer almak istediklerini ortaya koydular.

Öcalan’ın İran konusunda yaptığı son değerlendirmeler de bu açıdan önemlidir. İran’ın Kürtlere........

© Medyascope