İsmail Fatih Ceylan yazdı: 12 Eylül darbesinde cemaat ve tarikatlar
Son güncelleme: 13 Eylül 2026 -
İsmail Fatih Ceylan yazdı: 12 Eylül darbesinde cemaat ve tarikatlar
Tercih edilen kaynak olarak ekle
12 Eylül 1980 sabahın erken vakitlerinde, radyoda İstiklal Marşı ve Harbiye Marşı çalıyordu. Sokaklarda ise askerler vardı. Kimi yerlerde tanklar gezerken, tank sesine uyananlar ürkerek pencereden dışarıya bakıyordu. Radyodan sık çalınan Harbiye Marşı sonrası bazen Mehter Marşı, en çok da Hasan Mutlucan’dan türkü sesi duyuluyordu.
“Yine de şahlanıyor aman, kolbaşının yapdım da kıratı
Görünüyor yandım aman, bize de sefer yolları.”
Sonra arada Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve arkadaşlarının ülke yönetimine el koyduğu haberini veriyordu.
Herkes gibi Erbakan’ın partisi Milli Selamet Parti’liler (MSP) de kaygılıydı. Bu askeri darbenin kendilerine yönelik yapıldığını düşünüyorlardı. MSP böyle hızını almışken, Konya’da 200 bini aşkın bir kalabalıkla Kudüs mitingi yapılmışken, MSP tam iktidara doğru yürüyorken askeri darbe gelmişti. Son zamanlarda gördüğü ilgiyle iyi oy alacağı belli partinin önü yine kesilmişti.
En büyük kaygıları, yine 27 Mayıs benzeri bir darbenin olmasıydı. Yine Yassıada mahkemeleri kurulur muydu? Mehmet Zahid Kotku, Sami Efendi, Mahmut Edendi gibi hocaefendilere, lider Necmeddin Erbakan’a, partililere bütün cemaatlere bir şey yaparlar mıydı? Siyonistler, dış güçler, millet iradesini hazmedemeyen generaller, sermaye ve medya yine yapmışlardı yapacaklarını.
İstanbul Fatih İskenderpaşa, önemli MSP’lilerin yaşadığı ve Milli Görüş’ün temelinin atıldığı semtti. O semtte yaşayanlar 12 Eylül sabahında İskenderpaşa camiine hüzünle bakıyorlardı. Camii avlusu ve sokak ıssızdı, ağaçların sararmış yaprakları dökülüyordu. Mehmet Zahid Kotku, Hac’daydı, tam da bugünlerde dönecekti hacıdan.
Arada askerler ve askeri araçlar sokaklarda geziyordu. O askerlerin her an kapılarını çalacağını endişesi hemen her evde vardı.
Aslında sadece MSP’liler değil, diğer partililer de benzer düşünceler içindeydi. Daha bir gün önce, Ankara kulislerinde darbe söylentilerinin doruğa ulaştığı gün olmuştu. Meclis koridorlarında tedirgin sorular genellikle bu konuya dönüktü. Çeşitli parti yönetici ve milletvekillerinden gazetecilerin telefonları aranıyor, askerle arası iyi olan gazetecilerden bu konuda gelişme olup olmadığına dair sorular soruluyordu.
BBC: “Nihayet gerçekleşti”
O gün gazetelerde Ankara’da kurşuna dizilen ikisi kardeş dört, Fatsa’da üç, Malatya’da iki olmak üzere yurtta toplam 17 kişinin öldürüldüğü haberleri manşetti. Ayrıca, İstanbul’da Tekel’in satış kamyonu soyulmuş, Siirt’in bir köyünde yiyecek çuvalları içine gizlenen bomba patlamış, beş kişi ölmüştü. Ve TBMM dün de toplanamamıştı.
Aynı akşam 12 Eylül 1980 gününe girildikten sonra saat 02.15’te Ankara’da tank sesleri duyulmaya başladı. Tank paletlerinin asfaltla buluştuğu yerden çıkan gıcırtı sesleri, kulak tırmalayarak gecenin sessizliğini yırtarken, Çankaya’ya tırmanıyor, sonra Oran’a doğru kıvrılıyorlardı.
TRT’nin, TBMM’nin Meclis’le Jandarma Komutanlığı’nın arasında da tanklar dizilmişti. Askerle arası iyi olan kimi gazeteciler sıkıyönetimden bir albay ile görüştüklerinde “Saat 04.00’te radyoyu dinleyin!” diyordu.
Saat 02.55’te ise birden telefonlar kesilmişti.
Saat 04.00 olduğunda radyonun başına çökenler, önce İstiklal Marşı, arkasından Harbiye Marşı dinlediler. Sonra, “12 Eylül, Cumhuriyeti Kollama ve Koruma Harekâtı” dolayısıyla yayımlanan bir numaralı bildiri okunmaya başladı.
“Yüce Türk Milleti” diye başlıyordu darbecilerin bildirisi:
“Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanunu’nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk milleti adına, emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur…”
Çok geçmeden Erbakan ile Türkeş’in gözaltına alınıp Uzunada’ya, Demirel ile Ecevit’in Hamzakoy’a gönderileceği haberleri kimi gazetecilere fısıldandı. “Gözaltı değil” diyordu Genelkurmay’dan bir yetkili.
“Bir kere gözaltına alınmadılar. Dört siyasî partinin liderini emniyete aldık. Bir şey olmasın diye, emniyet amacıyla… Bunun gözaltına almayla bir ilgisi yok. Üstelik ‘Eşlerinizi de beraberinizde götürebilirsiniz’ dedik. Eşlerini de götürecekler. Erbakan ile Türkeş İzmir’de Uzunada’da, Demirel ile Ecevit, Gelibolu’daki Hamzakoy’a kampa gidecekler.”
İngiliz BBC, ertesi günü darbe haberini şöyle verdi:
“Nihayet gerçekleşti. Ve bu akşam Demirel, Ecevit ve diğer Türk politikacıları, resmî deyimle, Ordu’nun ‘güvencesi ve gözetimi’ altında ilk gecelerini geçiriyorlar. Bu, hiçbiri için de sürpriz olmadı…”
Erbakan’ın kapısında bir yüzbaşı
12 Eylül 1980 Cuma sabahı saat 05.30’da bir yüzbaşı bir grup askerin başında Necmeddin Erbakan’ın Ankara Yukarı Ayrancı’da Güven Sokak’taki evinin önündeydi. Kapıyı çaldı ve elindeki mektubu uzattı. Erbakan aldığı mektubu okudu:
“Sayın Necmeddin Erbakan,” diye başlayan mektubun sonunda şu satırlar vardı:
“Geçici bir süre gideceğiniz adres, aşağıdadır. Bir saat içinde hazırlanıp harekete hazır olduğunuzu güvenlik için gelen subaya bildiriniz. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz. Bu talimat ile belirtilenler dışındaki tutum ve davranışlarınız suçtur.
İmza: Orgeneral Kenan Evren. Genelkurmay ve Güvenlik Konseyi Başkanı.”
Erbakan gayet sakin ve soğukkanlı bir şekilde mektubu okudu ve müsaade isteyerek hemen hazırlandı. Eşi Nermin Hanım’a, bir yaşındaki oğlu Fatih’i ve diğer kızlarını emanet ederken, Nermin Hanım kucağında bebeğiyle eşini havaalanına uğurladı. Havaalanında Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit eşleriyle birlikteydi. Alparslan Türkeş bulunamamıştı, yoktu. Güven Partisi’nin (GP) lideri Turan Feyzioğlu havaalanına çağırılmamıştı. GP’nin ihtilâli yapan askeri kadroya çok yakın işbirliği içinde olduğu söyleniyordu.
Eşleriyle birlikte havaalanında bulunan Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, bu ortamda bile birbirleriyle konuşmamaya, göz göze gelmemeye çalışıyorlardı. Uçakta Nazmiye Hanım ile Demirel, Rahş̧an Hanım ile Ecevit’i askerler karş̧ılıklı koltuklara bilerek oturtmuşlardı.
Uç̧uş̧ boyunca Ecevit, Demirel’le yüz yüze gelmemeye çalışırken, Demirel ikide bir cebinden hiç̧ eksik etmediği Anayasa kitapçığını ç̧ıkarıp sallayarak söyleniyordu:
“Kardeşim, bu (darbe) bunun neresinde yazıyor, neresinde?..”
Uçak önce İzmir’de Erbakan’ı bıraktı, sonra Demirel ve Ecevit’i bırakmak için Çanakkale’ye yöneldi.
Gazetelerin promosyonu: Kenan Evren posterleri
Gazeteler, gazeteciler, sanatçılar, köşe yazarları daha ilk günden darbeyi alkışlamakla, Evren’i pohpohlamakla meşguldü. Gazetelerin bir köşesi 12 Eylül’den beri Atatürk’ün sözlerine ayrılmıştı. “İstikbâl göklerdedir”, “Beni Türk hekimlerini emanet edin”, “Beni görmek demek bemehal beni görmek demek değildir” gibi sözler her gün yayınlanıyordu. Promosyon olarak Türk bayrağı ve Kenan Paşa posterleri veren gazeteler vardı.
Ayrıca halkın büyük bir çoğunluğu, günde belki yirmi kişinin öldürüldüğü, insanların sokaklara çıkamadığı anarşiyi önlediği için darbeyi destekliyor, meydanlarda alkışlıyor, kahvelerde ve bazı evlerin penceresinde Kenan Evren’in posterlerini asıyordu. Kenan Evren Van’da yaptığı mitingde meydanda beklemediği kadar büyük bir kalabalık görünce şaşırmış, artık her şehirde miting yapmaya başlamıştı. Üstelik Evren dinden, İslam’dan, Kur’an’dan, kendisinin de hoca çocuğu olduğundan bahsediyor, ayetler hadisler okuyordu. Bu da bazı tarikat ve cemaatler başta olmak üzere, muhafazakâr kesimin çoğunu memnun etmişti.
Aynı Kenan Evren Atatürkçülüğü yeniden canlandırıyor, her yere Atatürk heykeli dikiyor, okullarda din dersi kitaplarında bile Atatürk’ün hayatına yer veriliyordu. Bu da laik, seküler, Kemalist kesimi memnun ediyordu. Bazılarına göre İslam diniyle Atatürk’ü barıştırıyordu Kenan Evren.
12 Eylül’ü ilk kutlayan Anayasa Mahkemesi Başkanı
18 Eylül 1980’de yapılan yemin töreninde Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası Beethoven’in Beşinci Senfonisi’ni çaldı. Millî Güvenlik Konseyi başkan ve üyelerini ilk kutlayan Anayasa Mahkemesi Başkanı oldu.
“Anayasa’yı yerle bir eden darbecileri, ilk kutlayan Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı…” Şevket Müftügil’di.
Ertesi günü Bülent Ecevit, Yüksel Çakmur aracılığıyla Cumhuriyet gazetesine bir mesaj gönderdi. Ecevit bu mesajında “Ordu müdahalesi kaçınılmaz duruma getirildi” diyordu. “Yapılan müdahale ordunun kusuru değil. Ordu icbar edildi. Şu sırada bu gelişmelere karşı bir mücadele açmak da yararsızdır. Türkiye’nin bu duruma getirilmesinde ordunun bir kusuru yoktur. Orduyu karşımıza almadan ve tedirgin etmeden mücadelemizi sürdürmeye çalışmalıyız.”
Hasan Cemal ile yaptıkları telefon görüşmesinde, aynı görüşü dile getirdi. Ecevit, “Askerleri eleştiremeyiz” diyordu. Hasan Cemal günlüğüne şu notu düştü:
“Ecevit… Bir solcu… Darbe yapan, kendisini hapse atan “asker”e hâlâ toz konduramıyor.”
12 Eylül’ün cemaatlere etkisi
Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatından sonra Nur Hareketinin 60’lı yıllardaki geniş yelpazeli kadrosu, 70’li yıllarda Yeni Asya gazetesinin cemaati koordine etmesiyle dönemin en güçlü cemaat hareketine dönüştürmüştü. Ancak zamanla Erbakan’ın parti kurması nedeniyle gazetenin Demirel’i savunup Erbakan’ı sürekli eleştirmesi, Anadolu’daki nurcu tabanın bir kısmını bazı ağabeyler önderliğinde bu yapıdan ayrı hizmet anlayışını tercih etmesine yol açmış, cemaatte ayrılıklar başlamıştı, Yeni Asya, 80’li yıllara Üç Mehmetler’in Kutlular, Fırıncı ve Birinci önderliğinde girmişti.
Gazetenin siyasetle fazla meşgul yayın yapması, bazı Nurcuların Demirel’in mitinglerine katılarak “Nurlu Demirel” pankartları taşıması rahatsızlık veriyordu ve Said Nursi’nin ilk kuşak talebeleri saff-ı evveller, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel, Hüsnü Bayram, Abdülkadir Badıllı, Hüsrev Altınbaşak, Mehmet Feyzioğlu, Said Özdemir gibi önemli isimler gazeteden uzak duruyorlardı. Yeni Asya ekibi, bu tarzın Zübeyri tavır olduğunu söylerken, bazı ağabeyler Zübeyir Gündüzalp’in de ömrünün son zamanlarında bu tavırdan rahatsız olduğunu dile getiriyor, “Bizim işimiz Risale okutmak, tanıtmak, siyaset çığırtkanlığı yapmak değil” diyorlardı. Yeni Asya camiasının önemli isimlerinden Erzurumlu Mehmet Kırkıncı Hoca da aynı noktaya gelmişti.
Mehmet Kırkıncı, herkesle irtibatı olan ve sözü geçen, ağırlığı olan bir isimdi. Demirel ile çok yakın görüştüğü ve Demirel’in de ona hürmet gösterdiği biriyken, son zamanlarda Demirel’i samimi bulmadığını söyler olmuştu. Onun bu tavrından rahatsız olan ve yayınlanması için gönderdiği yeni kitaplarını basmama kararı alan Yeni Asya’ya karşı artık mesafeliydi.
Erzurum’da eşkıya tipli insanların, Samandağ Alevilerinin ve Suriye Nusayrilerinin ortalıkta göründüğü, Kırkıncı Hoca cemaatinin ileri gelenlerini öldürecekleri söyleniyor, bir tedirginlik yaşanıyordu. Gerçekten de takip edenler olduğu anlaşılınca garnizon komutanından yardım istenmesi gündeme geldi. Daha önce polis ve jandarmadan mustarip olan Erzurum cemaati, şimdi askerden yardım isteyecekti. Nurcular tarihinde bir ilkti bu.
Mehmet Kırkıncı Hoca’nın kardeşi Musa Kırkıncı ile Ahmet Polat garnizona gidip komutana durumu anlattılar. Garnizon komutanı Nurcu bir cemaatin kendilerine gelmesine şaşırsa da onları çok iyi karşılamış, yer göstermiş ve onlara koruma tahsis etmişti.
Bu gelişmelerden kısa bir süre sonra 12 Eylül darbesi gerçekleşti.
İstanbul merkezli Yeni Asya 12 Eylül’ü öfkeyle karşılarken, Erzurum grubu sevinçle karşıladı. Selimiye yurdunda anarşistlerin takipleri ve tacizleri........
