menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sabri Ciğerli yazdı | Rahmi Koç olayı : Bir yaradan bir diyalog çıkabilir mi?

22 0
previous day

Son güncelleme: 20 Haziran 2026 -

Sabri Ciğerli yazdı | Rahmi Koç olayı : Bir yaradan bir diyalog çıkabilir mi?

20 Haziran 2026 Cumartesi

Tercih edilen kaynak olarak ekle

Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına ilişkin kullandığı ifadeler kamuoyunda tepki çekti ve kısa süreli bir tartışmanın ardından hızla gündemden düştü. Oysa sosyal medyanın en küçük olayları bile günlerce konuşulabildiği bir dönemde, milyonlarca insanı ilgilendiren ve Kürt kadınlarını hedef alan böylesi incitici ifadelerin kalıcı bir toplumsal değerlendirmeye dönüşmemesi dikkat çekicidir. Bu durum yalnızca sözlerin kendisini değil, aynı zamanda halkın bazı konular karşısındaki duyarlılık düzeyini ve yüzleşmekten kaçındığı meseleleri de sorgulamayı gerektirmektedir. Tartışmanın kısa sürede sona ermesi, olayın ortaya çıkardığı problemlerin de geri planda kalmasına yol açmış, böylece mesele, yarattığı kırgınlığın ve görünür kıldığı daha derin sorunların yeterince ele alınamadığı bir örnek olarak hafızalarda yer etmiştir.

Bazı sözler, söylendikleri anda yarattıkları etkinin çok ötesine geçer. Çünkü toplumun derinliklerinde varlığını sürdüren önyargıları ve sorgulanmadan kabul edilen kalıpları da görünür hale getirirler. Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına ilişkin sözleri de bu nedenle sıradan bir görüş ayrılığı olarak değerlendirilemez. Mesele yalnızca söylenen sözler değil, o sözlerin ortaya çıkardığı toplumsal tablo ve bu tabloyla yüzleşme cesaretidir.

Dahası, bu durum istisnai bir örnek değildir. Kürtleri doğrudan hedef alan birçok olay benzer biçimde yaşanmış, yaşanmaktadır. Kısa süreli tepkilerin ardından sessizlik hakim olmakta, tartışmalar gündemin akışı içinde eriyip gitmektedir. Olayların hızla normalleşmesi, incitici söylemlerin ve ayrımcı bakış açılarının sorgulanmadan varlığını sürdürmesine zemin hazırlamaktadır. Asıl kaygı verici olan da tek tek sözler veya olaylardan ziyade, bunların yarattığı etkilerin kalıcı bir yüzleşmeye dönüşememesidir.

Her ayrımcı söylem, toplumda hâlâ varlığını sürdüren önyargıları da görünür kılar. Eğer yaşanan her olay kısa süreli bir gündem başlığı olarak kalıyor ve ardından unutuluyorsa, sorunlar çözülmez, yalnızca bir sonraki benzer olayın yaşanacağı zamana kadar ertelenmiş olur.

Bu olayın yalnızca Rahmi Koç’un şahsıyla açıklanıp açıklanamayacağı tartışılmalıdır.

Ayrımcı söylemler çoğu zaman toplumun bir kesiminde zaten var olan kalıp yargıların, korkuların veya yanlış algıların dışa vurumudur. Bu nedenle, bu tür ifadeler yalnızca bireysel düşüncelerin değil, aynı zamanda ortak hafızada yer etmiş önyargıların ve tarihsel süreç içinde oluşmuş zihniyet kalıplarının da bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

İşte bu nedenle, bu tür olaylar sadece bir tartışmanın konusu olarak görülmemelidir. Asıl değerleri, toplumun kendi aynasına bakmasına vesile olmalarında yatmaktadır. Sorunların üzerini örtmek geçici bir rahatlama sağlayabilir, ancak kalıcı bir birlikte yaşam kültürü, ancak görmezden gelinen gerçeklerin açıkça konuşulabildiği bir ortamda inşa edilebilir.

Unutulan olaylar, yaşayan önyargılar

Rahmi Koç olayı ne ilk ne de son örnektir. Son yıllarda Kürtleri hedef alan açıklamalar, söylemler ve davranışlar kamuoyunda defalarca gündeme gelmiştir. Bunların en çarpıcı örneklerinden biri, Bursaspor tribünlerinde önce Beyaz Toroslar üzerinden verilen mesajlar, ardından Leyla Zana’ya yönelik ırkçı ve cinsiyetçi hakaretlerdir. Milyonlarca Kürdü yaralayan bu olaylar birkaç gün tartışılmış, sonra sessizce gündemden çekilmiştir. Bursaspor’a verilen sembolik ceza ise, olayın yarattığı Kürt hassasiyetiyle kıyaslandığında kamuoyunda hak ettiği ölçüde tartışılmamış ve kısa sürede gündemin dışında kalmıştır.

Asıl sorun, tek tek yaşanan olaylardan çok, bu olayların toplumun ortak hafızasında kalıcı bir yer edinememesidir. Oysa ayrımcı söylem ve davranışlarla mücadele, anlık tepkilerle değil, sürekli bir toplumsal farkındalıkla mümkündür. Çünkü hatırlanmayan her olay, benzerlerinin yeniden yaşanmasını kolaylaştırır, unutulan her deneyim, önyargıların varlığını sürdürmesine hizmet eder.

Rahmi Koç’un sözleri de, Leyla Zana’ya yönelik tribünlerde yükselen sloganlar da Kürtler açısından derin bir kırgınlık yaratmış ve aynı kimliği hedef alan ayrımcı söylemler olarak algılanmıştır. Bu bakımdan her iki olay da ciddiyetle ele alınması gereken örneklerdir. Ancak Leyla Zana örneğinde dikkat çeken husus, bu söylemin yalnızca bir kişinin ifadeleri olarak kalmamasıdır. Orada söz konusu olan, on binlerce kişinin hep birlikte dile getirdiği, alkışladığı ve yeniden ürettiği hakaret ve dışlayıcı dildir. Bu nedenle mesele yanlızca kullanılan sözlerin sertliği değil, o sözlerin kitlesel bir karşılık bulabilmiş olmasıdır. Bir önyargının bireysel düzeyde ifade edilmesi elbette kaygı vericidir, fakat aynı önyargının bir kalabalığın sesi haline gelmesi, olayın boyutunu çok daha çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Bir toplum, yaşadığı kırılmaları konuşmayı bırakıp unutmaya başladığında, sorunlar ortadan kalkmaz, yalnızca görünmez hale gelir. Bir süre sonra insanlar kullanılan dile değil, o dilin sıradanlaşmasına alışır. Değişen yalnızca isimlerdir, hedef ise Kürtlerdir. Çünkü bir haksızlık kalıcı bir toplumsal hafızaya dönüşmediğinde, onu yapanlar değil, ona maruz kalanlar sessizliğin yükünü taşır. Sessizlik uzadıkça da benzer olaylar istisna olmaktan çıkar, sıradanlaşır. Tepki kalıcı olmayınca olaylar farklı aktörlerle tekrar edilir. Erkan Baş’ın “Kürtçe konuşan (…)” olayı buna örnektir.

Üstelik bütün bunlar, bilgiye erişimin ve kamusal görünürlüğün tarihte hiç olmadığı kadar arttığı bir dönemde yaşanmaktadır. Bugün birkaç dakika içinde milyonlarca insana ulaşabilen olayların etkisinin bu kadar kısa sürmesi düşündürücüdür. Sorun, yaşananların duyulmaması ya da fark edilmemesi değildir. Asıl sorun, ortaya çıkan tartışmaların geçici bir gündem başlığı olmanın ötesine geçememesidir. Kamuoyunun dikkatini kısa süreliğine çeken olaylar, daha geniş bir değerlendirme ve sorgulama sürecine dönüşmediğinde, geride yalnızca geçici bir gürültü bırakmaktadır.

Bu nedenle Rahmi Koç olayı, tek başına değerlendirilmesi gereken münferit bir tartışma değildir. Bir olayın değeri yalnızca yaşandığı anda değil, ortaya çıkardığı gerçeklerde saklıdır. Bu bakımdan üzerinde durulması gereken soru, kimin ne söylediğinden çok, bu sözlerin hangi kamusal zeminde ortaya çıkabildiği ve neden hala karşılık bulabildiğidir

Bütün bu örneklerin ortak noktası, belirli bir kimliğin tek boyutlu ve önyargılı kalıplar içinde değerlendirilmesidir. Rahmi Koç’un sözlerinin yarattığı tepki de tam olarak bu nedenle önemlidir. Çünkü tartışma yalnızca bir ifadeden ibaret değildir, Kürtlere ve özellikle Kürt kadınlarına ilişkin yıllardır dolaşımda olan bazı klişeleri yeniden görünür hale getirmiştir.

Kürt kadınları ve klişelerin gerçeği

Rahmi Koç gibi Türk toplumunda itibarı ve etkisi yüksek bir kişinin kamuoyu önünde kullandığı ifadeler, sıradan bir söz olarak görülemez. Çünkü böyle sözler yalnızca konuşanı bağlamaz, hedef aldığı insanların onurunu, toplumdaki yerini ve kamuoyu nezdindeki algısını da etkiler. Hele söz konusu olan milyonlarca Kürdü ilgilendiren etnik bir kimlikse, kullanılan dilin ağırlığı daha da artar. Bu nedenle rahatsızlık yalnızca ifadelerin kırıcı olmasından kaynaklanmamaktadır. Sorun, bu sözlerin Kürtlere ve özellikle Kürt kadınlarına yönelik eski kalıp yargıları yeniden dolaşıma sokmasıdır. Önyargının en yıkıcı tarafı, gerçek insanları görünmez kılmasıdır. İnsanlar artık kendi hayatlarıyla değil, başkalarının onlar hakkında ürettiği klişelerle değerlendirilir. Böylece gerçeğin yerini basitleştirici kalıplar, insanın yerini ise etiketler alır. Rahmi Koç olayı da tam bu nedenle kişisel bir gafın ötesindedir.

Oysa gerçek hayat, bu tür kalıplaşmış yargıları çoktan aşmıştır. Bugün Kürt kadınları Türkiye’nin her alanında bilgi, emek ve başarılarıyla varlık göstermektedir. Üniversitelerde akademisyen, hastanelerde doktor, mahkemelerde avukat, şirketlerde yönetici, okullarda öğretmen, araştırma merkezlerinde bilim insanı, sanat dünyasında üretici, sivil toplumda etkin ve siyasette öncü aktörler olarak ülkenin sosyal, ekonomik ve kültürel hayatına katkı sunmaktadır.

İşte gerçek tablo budur. Bu nedenle Kürt kadınlarına birkaç klişeyle saldırmak, yalnızca onları değil, toplumsal gerçekliği de inkar etmek anlamına gelir. Çünkü insanlar kendileri hakkında üretilen kalıplarla değil, hayatları boyunca ortaya koydukları emek, birikim ve başarılarla değerlendirilir. Kürt kadınlarının hikayesi de önyargıların değil, mücadelenin, üretimin ve toplumsal katkının hikayesidir.

Dahası, Kürt kadınlarının ortaya koyduğu birikim ve katkılar yalnızca Kürt halkına ait değildir, Türkiye’nin ortak toplumsal mirasının bir parçasıdır. Ürettikleri değerler, üstlendikleri sorumluluklar ve bıraktıkları izler, bu ülkenin ortak hikayesine yazılmaktadır.

Bu nedenle tartışma, belirli bir kesimin incinip incinmemesinin ötesine geçmektedir. Çünkü birlikte yaşamanın temeli, yalnızca aynı hukuk düzenine tabi olmak değil, birbirini eşit değerde ve aynı saygınlıkta görebilmektir.

Bir ülkenin demokratik olgunluğu da tam burada ortaya çıkar. İnsanları kökenleri üzerinden tanımlamakta değil, onları toplumun ayrılmaz ve eşit parçaları olarak kabul edebilmektir. Gerçek eşitlik, yasaların tanıdığı haklarla başlar, fakat insanların birbirine bakışında anlam kazanır.

Belki de bu tartışmanın en önemli yanı, hala aşılması gereken mesafeyi görünür kılmış olmasıdır.

Bu durum, bazı önyargıların hala varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Gerçek ilerleme ise insanların kökenleri ve farklılıkları üzerinden değil, birbirlerini eşit bireyler olarak gördükleri noktada mümkün olacaktır.

Bu nedenle Rahmi Koç olayını anlamak için yalnızca söylenen sözlere değil, o sözleri mümkün kılan zihniyet dünyasına da bakmak gerekir.

Dikkat çekici olan nokta şudur. Türkiye’de Kürtlere karşı algılar ve mesafeler bütünüyle ortadan kalkmamıştır.

Bu durum, yalnızca birlikte yaşamanın önyargıları ortadan kaldırmaya yetmediğini göstermektedir.

Bir yasanın değişmesi kısa sürede mümkündür. Oysa insanların birbirine bakışını değiştirmek çok daha uzun, çalışma isteyen ve belki kuşaklara yayılan bir süreçtir. Tarihte kalıcı dönüşümler de zaten böyle gerçekleşmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransızlar ile Almanlar arasında kurulan barış, Güney Afrika’nın apartheid sonrasındaki yeniden yapılanması, ve İspanya’nın demokrasiye geçiş dönemindeki politik ve kolektif bilinç açılımları bunun önemli örnekleridir.

Bu toplumların hiçbiri geçmişin yüklerinden bir gecede kurtulmadı. Kalıcı değişim, yalnızca siyasi kararlarla değil, kamuoyunun dönüşümüyle mümkün oldu. Türkiye açısından da temel mesele budur.

Ancak Türkiye’nin hikayesi yalnızca sorunların değil, aynı zamanda birlikte yaşama iradesinin de hikayesidir. Bu ülkeyi sadece ayrımcı söylemler ve kırıcı olaylar üzerinden okumak da eksik bir değerlendirme olur. Çünkü aynı zamanda farklılıkları zenginlik olarak gören, Kürtlerle eşit ve onurlu bir yaşamı savunan milyonlarca Türk vardır.

Bu ülkenin farklı kesimlerinde, karşılıklı saygının, diyaloğun ve eşit vatandaşlığın kalıcı barışın ön şartı olduğuna inanan farklı siyasi görüşlere sahip, sağcısından solcusuna, akademisyenlerden gazetecilere, sanatçılardan öğretmenlere, girişimcilerden sivil toplum temsilcilerine kadar azımsanmayacak sayıda Türk yıllardır daha kapsayıcı bir gelecek için çaba göstermektedir

Bugün hala ortak bir gelecekten, birlikte yaşama iradesinden ve barıştan söz edebiliyorsak, bunda sessiz ama kararlı bir şekilde emek veren bu insanların önemli payı vardır.

Onlar, farklı kimlikleri bir ayrışma nedeni olarak değil, ortak hayatın doğal bir parçası........

© Medyascope