menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gülener Kırnalı yazdı: Macaristan’dan demokrasi dalgası bekleyenlere Avrupa’dan aşırı sağ manzaraları

8 0
19.04.2026

Son güncelleme: 19 Nisan 2026 -

Gülener Kırnalı yazdı: Macaristan’dan demokrasi dalgası bekleyenlere Avrupa’dan aşırı sağ manzaraları

Macaristan’da 16 yıllık Viktor Orbán döneminin kapanması, doğal olarak Avrupa’da büyük bir heyecan yarattı. Sadece Avrupa’da değil, başta Türkiye olmak üzere dünyanın birçok yerindeki demokratları heyecana boğdu. Bu heyecanın anlaşılır bir tarafı var: Yıllardır “illiberal demokrasi” tartışmalarının merkezinde duran, Brüksel’le kavga eden, Rusya’ya ve Trump’a yakınlığıyla öne çıkan ve Avrupa Birliği içinde sürekli kriz üreten bir liderin sandıkta yenilmesi, ilk bakışta demokratik restorasyonun habercisi gibi görünüyor. Ama baştan söyleyeyim; ben de Orbán’ın yenilmesinin otoriterlik-demokrasi kavgasında birçok anlamda demokrasi lehine önemli bir vaka olduğunu düşünmekle birlikte Magyar’ın ve Tisza Partisi’nin zaferinden Avrupa ve dünya demokrasilerine dair ümitvâr ve coşkulu çıkarımlar yapmak konusunda da epey temkinliyim.

Seçimle gelmiş ve iktidarda kaldığı 16 yıl boyunca demokrasinin ve demokratik kurumların köküne kibrit suyu dökmüş bir sağ popülist otoriter rejimin bu büyük hezimeti, illiberal demokrasilerden seçim yoluyla çıkma tartışmasına kuşkusuz çok olumlu bir katkı yapacak. Ancak bu sonucu, Avrupa’da aşırı sağın ve otoriter popülizmin geri çekildiği yönünde geniş bir tarihsel kırılma olarak okumak için elimizde neredeyse hiçbir emare yok. Orbán’ın yerine gelen Péter Magyar’ın temsil ettiği çizgi, otoriter yönetime ve bu yönetimlerin doğal sonucu olan yolsuzluk, klientelizm, yargının ele geçirilmesi gibi hayati konulara olan duruşu itibariyle demokrasi lehine bir siyasi hareketin toplumsal destek bulması anlamına geliyor. Fakat tüm bu saydıklarımızın yanı sıra ideolojik ve siyasi programı itibarıyla Magyar’ın Orbán’dan ayrıştığı yegâne majör noktanın Avrupa Birliği’ne ve Putin’e karşı aldığı pozisyon olduğunu unutmamak lazım.

Bu durum, her tarafıyla deşilmeye muhtaç önemli bir siyasi meseleyi ortaya koymakla birlikte, Macaristan’da sağ-popülist dalganın zayıfladığını değil, daha çok Orbán’ın aşırı kutuplaştırıcı ve maliyetli çizgisine karşı, sistem içi daha “makul” bir alternatifin öne çıktığını düşündürüyor.

Fransa’daki çok değerli hocalarımdan biri olan anayasa hukuku ve kamu hukuku profesörü Pierre Langeron, başta Türkiye siyasi tarihi olmak üzere dünyadaki önemli siyasi ve anayasal kırılmaları anlatırken meşhur “sarkaç alegorisine” başvururdu. Bu alegori, büyük devrimlerin toplumsal ve siyasi salınımını açıkladığı kadar, hem uzun erimli hem de kısa vadeli bazı dönüşümlerin o toplumsal bağlamda başatlaşan bir paradigmaya endekslendiğini vurguluyordu. Yani o değişim anı öncesinde sarkaç, paradigmanın bir tarafına fazla meyilliyse değişimin sonrasında da diğer tarafa aynı ivmeyle meyleder.

Bunu şunun için anlattım: Macaristan’da bu seçimin esas belirleyenlerinden biri Orbán’ın yıllar boyunca Brüksel karşıtlığını, Putin’e yakınlığı ve Trumpçı çizgiye açıklığını siyasetin kurucu eksenine dönüştürmesi oldu. Muhalefeti de kaçınılmaz biçimde bu başlıklarda şekillendirdi. Bu nedenle Magyar’ın pro-Brüksel tonu, kendi bağlamında tutarlı ve anlamlı olsa da, onu otomatik olarak Avrupa çapında liberal-demokratik bir dalganın öncüsü yapmıyor. Üstelik Hristiyan-milliyetçilikten göçmen karşıtlığına ve anti-LGBTİQ söylem ve siyasetine varıncaya kadar demokrasi başlığı altındaki birçok önemli meselede Fidesz’le ayrışamayan Tisza’nın zaferi, iki büyük partinin aldığı toplam yüzde 91,5’lik oy oranını hesaba kattığımızda Macaristan halkının sağ spektrumda aldığı geniş pozisyonlanmanın birazdan anlatacağımız Avrupa aşırı sağ dalgası içerisinde bir istisna değil yükselen sağ dalgayı destekleyen bir varyasyonu olarak okunacağı kanaatindeyim.

Dahası, Magyar’ın zaferine methiyeler düzen Avrupa başkentleri ile AB kurumlarının tavrını da romantize etmemek gerekir. Budapeşte’de liberal değerlerin zaferini değil, daha uyumlu, daha öngörülebilir, veto siyasetini sürekli işletmeyen ve Moskova’ya daha az yakın duran bir müttefikin koltuğa oturmasını pragmatik bir şekilde alkışlıyor.

Fakat Macaristan’dan kafamızı kaldırıp Avrupa’nın geri kalanına baktığımızda, kendimizi hazırlamamız gereken çok daha büyük seçimler nezdinde haşmetli bir aşırı sağ tsunamisinin yaklaşmakta olduğunu görebiliriz.

Gelin bu tabloya, Avrupa’nın büyük üçlüsü olan Almanya, Fransa ve İngiltere’deki aşırı sağın yükselişine son veriler ışığında bakalım.

Almanya: Merkezin erozyonuyla konsolide olan aşırı sağ

Almanya’da bu hafta açıklanan kayda değer kamuoyu yoklamaları, Avrupa siyasetinin en kritik merkezlerinden birinde dengelerin hızla değiştiğini gösteriyor. Aşırı sağcı “Almanya için Alternatif” (AfD), her iki ankette de birinci parti konumuna yerleşmiş durumda.

Alman kamu yayıncısı ZDF’in düzenli olarak yayımladığı Politbarometer anketinde AfD yüzde 26 ile ilk kez zirveye çıktı. Bu oran, partinin Mart ayına kıyasla oyunu koruduğunu gösterirken, asıl dikkat çekici olan tablo merkez partilerdeki erime. Hristiyan Birlik (CDU/CSU) yüzde 25’e gerileyerek ikinci sıraya düşerken, Sosyal Demokrat Parti (SPD) yüzde 12 ile tarihsel olarak en düşük seviyelerinden birine indi. Nisan ayında üç farklı kurumun (INSA, YouGov ve Forsa) yaptığı anketlerde de AfD birinci parti çıktı.

Ortaya çıkan tablo yalnızca bir partinin yükselişine değil, aynı zamanda merkez siyasetin ciddi bir meşruiyet ve temsil krizi yaşadığına işaret ediyor. Nitekim Friedrich Merz liderliğindeki koalisyon hükümetinin politikalarına yönelik memnuniyetsizlik de belirgin şekilde artmış durumda. Politbarometer verilerine göre hükümetten memnun olanların oranı bir ay içinde yüzde 34’ten yüzde 27’ye düşerken, vatandaşların yüzde 63’ü hükümete açıkça olumsuz not veriyor.

Bu memnuniyetsizliğin arkasında özellikle artan enerji fiyatları, ekonomik belirsizlik ve sosyal haklara ilişkin reformların toplumun geniş kesimlerini ikna edememesi yatıyor. Hükümetin bu alanlarda attığı adımların yetersiz bulunması, seçmenin merkeze olan güvenini aşındırırken, AfD gibi partilerin güç kazanmasına zemin hazırlıyor.

Sonuç olarak Almanya’da gördüğümüz tablo, uzun zamandır “ha geldi ha geliyor” diye baktığımız AfD’nin “sistem dışı” diye etiketlenen bir protesto hareketi dar tanımından çoktan çıkıp, doğrudan birinci parti konumuna yerleşmiş olduğunu ayan beyan gösteriyor. Başka bir deyişle, aşağıdaki örneklerde de göreceğimiz gibi, “geliyor gelmekte olan”, hatta geldi bile!

Fransa: Sağ sol paramparça, yeni parlayan yıldız Bardella

Fransa’da Mart ayında yerel seçimler yapıldı. Genel seçimler için doğrudan bir referans olmasa da aşırı sağın belirli bölgelerdeki yükselişinin yanı sıra merkez sağ ve merkez solun parçalı ve giderek zayıflayan manzarasını billurlaştıran bir seçimdi. Önümüzdeki seneyse Fransa’da başkanlık seçimi var. Ve bu seçim öncesinde yıldızı en çok parlayan aday, Fransa’da yıllardır adım adım iktidara yürüyen aşırı sağ hareketin yeni lideri Jordan Bardella.

The Guardian’da iki gün önce yayımlanan bir yazının başlığı aslında durumu tek cümlede özetliyor:

“Fransa’da Jordan Bardella’yı kim durdurabilir? Parçalı bir yarış seçimi aşırı sağa hediye edebilir.”

“Fransa’da Jordan Bardella’yı kim durdurabilir? Parçalı bir yarış seçimi aşırı sağa hediye edebilir.”

Yazının sahibi olan duayen gazeteci ve analist Paul Taylor da tam olarak şu noktaya işaret ediyor: Bugün Fransa’da mesele sadece Bardella’nın yükselişi değil. Asıl mesele, onun karşısındaki merkezin; sağın, solun ve liberal blokun darmadağın hâli. Konsolide bir aşırı sağın karşısında, birbirini nötralize eden, ortak bir hikâye kuramayan bir merkez var. Yani tehlike sadece aşırı sağcı Rassemblement National’in (RN) yükselişi değil; rakip kampın birlikte hareket edememesi. Taylor’un dedikleri son derece önemli olmakla birlikte buradaki neden-sonuç ilişkisi tam tersi yönde de olabilir.

Biraz geriye gitmek gerekirse: Bu aşırı sağcı parti Rassemblement National’in eski adı Front National’di. “Baba Le Pen”den (Jean-Marie Le Pen) beri istikrarlı bir şekilde büyüyen bu sağ hareketi babasından devralan Marine Le Pen, bu hareketi Fransa siyasetinin merkezi bir partisine dönüştürdü. Ancak 31 Mart 2025’te Marine Le Pen kamu kaynaklarının usulsüz kullanımıyla ilgili bir mahkûmiyet sonrası seçimlerden men edildi. Yerine genç, medyatik ve etkili bir siyasetçi olan Jordan Bardella geldi.

Bardella’nın partinin başına geçtiği 31 Mart 2025’ten bu yana Fransa’da 7 büyük araştırma şirketinin yaptığı 19 anketin tümünde Bardella, en düşük yüzde 30, en yüksek yüzde 39’la açık ara lider. İkinci sıradaysa 2021’de kurulan merkez-sağcı Horizons partisinin lideri, eski başbakan Édouard Philippe geliyor ve Philippe bu anketlerde 17-22 bandında. İkinci tur senaryolarına ilişkin yapılan anketlerde ise Bardella ile Philippe........

© Medyascope