menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kurtlar Sofrasında Kadınlar (56) | Emine Uçak Erdoğan: “28 Şubat’ta ağır müdahaleler oldu ama bugün yaşananların kapsamı çok daha geniş”

23 0
04.05.2026

Kurtlar Sofrasında Kadınlar

Son güncelleme: 4 Mayıs 2026 -

Kurtlar Sofrasında Kadınlar (56) | Emine Uçak Erdoğan: “28 Şubat’ta ağır müdahaleler oldu ama bugün yaşananların kapsamı çok daha geniş”

4 Mayıs 2026 Pazartesi

Kurtlar Sofrasında Kadınlar’a katılan Emine Uçak Erdoğan, Türk siyasetinin yakın dönemdeki sancılı yıllarının hem tanığı hem aktörü. Siyasete Saadet Partisi’nde başlayıp, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un kurduğu HAS Parti’de devam eden Erdoğan, Kurtulmuş’un partiyi kapatarak ekibiyle birlikte AKP’ye geçtiği dönemde siyasetle yolunu ayırdı. Bu süre içinde gazetecilik ve yazarlık faaliyetlerine hız veren Emine Uçak Erdoğan, bir yandan sivil toplum alanındaki çalışmalarını sürdürdü. 2019’dan itibaren Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyalarına yön veren ekipte yer alan Erdoğan, çalışmalarına aynı dönemde kurulan Reform Enstitüsü’nde devam etti. Birden çok şapkası olan Emine Uçak Erdoğan, Göksel Göksu’ya siyaset sahnesindeki kurtlar sofrasını anlattı.

Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.

Emine Uçak Erdoğan videoda siyaset hayatını, gazeteciliğini ve sivil toplum çalışmalarını anlatıyor.

Kadının kimliğini ön planda tutan Erdoğan, sivil toplum ve gazetecilikte kadının rolünü vurguluyor.

Erdoğan, kadınların karşılaştığı eşitsizliklere dikkat çeker ve kadınların siyasette kendilerini kanıtlaması gerektiğini söyler.

Medya alanındaki zorlukları dile getiren Erdoğan, seçim dönemlerinde kimlik tartışmalarına odaklanılmasına eleştirir.

Erdoğan, Ekrem İmamoğlu ile çalışma sürecini anlatırken, Türkiye’nin siyasi tarihinde yaşanan kırılmaların önemine vurgu yapar.

“Kadın kadının ‘kurdu’ değil ‘yurdu’dur”

“Farklı fikirlerle, birlikte var olabiliriz”

“İktidar CHP’yi kimlik tartışmalarının etrafına koymak istiyor”

SP’den HAS Parti’ye, HAS Parti’den CHP’ye uzanan yolculuğu

“Eşi benzeri olmayan bir dönemden geçiyoruz”

“Kadın kadının ‘kurdu’ değil ‘yurdu’dur”

“Kadın kadının kurdudur” sözüne karşı çıkıp kadını, kadının yurdu olarak gören  Emine Uçak Erdoğan, siyasetten sivil toplum kuruluşlarında yürüttüğü çalışmalara, gazetecilikten yazarlığa pek çok alanda taşıdığı şapkaların ortak paydasını “kadın kimliği” olarak açıkladı.

Erdoğan demokratikleşme için çaba gösteren yanını, “hak savunuculuğun, siyaseti, sivil toplum çalışmalarını bu kimliğin kişisel bir hikayesi, birer yönü” olarak tanımlıyor, “Gazeteciliğime de hep böyle baktım. Toplumsal sorunların görünürlüğü konusunda, mesleğimi yaparken hep bir sorumluluk bilinciyle hareket ettim. Yazma serüvenini de hep öyle gördüm. O yüzden kadınlık çok ortak bir kimlik” dedi.

Türkiye’de kadınların karşı karşıya kaldığı yapısal eşitsizliklere, medyadaki dönüşüme ve siyasetteki kutuplaşmaya dikkat çeken Emine Uçak Erdoğan’a göre, kadınların her birinin bulunduğu yerde bir kurtlar sofrasıyla karşılaştığını ve daima kendisini kanıtlamak zorunda kaldığını belirtti:

“Ev kadını için de var, siyasetin en tepesindeki kadın için de var. Çünkü Türkiye’de evdeki hayat da, sokaktaki hayat da, siyasetteki hayat da erkekler için domine edilmiş. Erkekler bu düzenin içine doğal bir şekilde doğuyor ama kadınların sürekli kendini yeniden inşa etmesi ve kendini kanıtlaması gerekiyor. Liyakat tartışmalarında kadınlar sürekli sorgulanıyor. ‘Bu kadınlar uygun mu?’ diye bakılıyor ama erkekler için bu süreç çok doğal kabul ediliyor. Halbuki kadınlar çok daha donanımlı, çok daha fazla çaba gösteriyor. Üstelik sadece kendileri için değil; çocukları için, çevreleri için, bulundukları alanı dönüştürerek ilerliyorlar.”

“Ev kadını için de var, siyasetin en tepesindeki kadın için de var. Çünkü Türkiye’de evdeki hayat da, sokaktaki hayat da, siyasetteki hayat da erkekler için domine edilmiş. Erkekler bu düzenin içine doğal bir şekilde doğuyor ama kadınların sürekli kendini yeniden inşa etmesi ve kendini kanıtlaması gerekiyor. Liyakat tartışmalarında kadınlar sürekli sorgulanıyor. ‘Bu kadınlar uygun mu?’ diye bakılıyor ama erkekler için bu süreç çok doğal kabul ediliyor. Halbuki kadınlar çok daha donanımlı, çok daha fazla çaba gösteriyor. Üstelik sadece kendileri için değil; çocukları için, çevreleri için, bulundukları alanı dönüştürerek ilerliyorlar.”

“Farklı fikirlerle, birlikte var olabiliriz”

Medya alanındaki değişime de değinen Erdoğan, gazetecilik faaliyetlerinin giderek zorlaştığını ifade etti:

“Türkiye’de gazetecilik yapmak çok zor. Medyanın bu kadar tek tipleştiği, bu kadar içeriksizleştiği ve baskının bu kadar arttığı çok az dönem var. Eskiden muhabirlerin daha özgün durabildiği alanlar vardı, şimdi bu alanlar çok daha dar. Benim en çok zorlandığım şey kutuplaşma oldu. Sürekli bir yere yerleştirilmek, tek bir kimlikle tanımlanmak… Halbuki hiçbirimiz tek bir kimlikten ibaret değiliz. Farklı fikirlerle birlikte var olabiliriz ama sistem sizi mutlaka bir kutuya koymak istiyor.” googletag.cmd.push(function() { googletag.display('inline_ad'); });

“Türkiye’de gazetecilik yapmak çok zor. Medyanın bu kadar tek tipleştiği, bu kadar içeriksizleştiği ve baskının bu kadar arttığı çok az dönem var. Eskiden muhabirlerin daha özgün durabildiği alanlar vardı, şimdi bu alanlar çok daha dar. Benim en çok zorlandığım şey kutuplaşma oldu. Sürekli bir yere yerleştirilmek, tek bir kimlikle tanımlanmak… Halbuki hiçbirimiz tek bir kimlikten ibaret değiliz. Farklı fikirlerle birlikte var olabiliriz ama sistem sizi mutlaka bir kutuya koymak istiyor.”

“İktidar CHP’yi kimlik tartışmalarının etrafına koymak istiyor”

Programda 28 Şubat sürecine dair deneyimlerini de paylaşan Erdoğan, başörtüsü meselesinin bugün bir yasak meselesi olmaktan çıktığını ve konunun sürekli kimlik tartışmasına sıkıştırılmasını doğru bulmuyor. Erdoğan iktidarın başörtüsü konusundaki tutumunu “Kadınların yapısallaşmış sorunlarını çözmek için uğraşması gerekirken özellikle seçim dönemlerinde başta CHP’yi bu kimlik tartışmalarının etrafına koymak istiyor. Ama ben Türkiye’de siyasetin tam da  sosyolojik dönüşümlerle bu sorunu geride bıraktığını düşünüyorum” sözleriyle eleştiriyor. Erdoğan, kadınların mevcut sorunlarını “güvencesiz çalışma, emek sömürüsü, eşit ücret, şiddet” başlıkları altında tanımlıyor.

SP’den HAS Parti’ye, HAS Parti’den CHP’ye uzanan yolculuğu

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi çatısı altında siyaset yapan Erdoğan, Saadet Partisi’nden HAS Parti’ye uzanan süreci ve aktif siyasete yeniden dönüş kararını anlattı:

“Siyasette üç dönemim var. İlk olarak Saadet Partisi’nin Genel İdare Kurulu’na seçilerek başladım. Kürt meselesi, demokratikleşme ve emek meselesi zaten sivil toplumda ve gazetecilikte çalıştığım alanlardı. Siyaset de bazen bu meselelerin çözümü için daha hızlı bir alan sağlıyor. Biraz da inançla, bir şeyi değiştirebileceğine güvenmekle girdim siyasete. O dönem elini taşın altına koymak gerektiğini düşündüm. Saadet Partisi’nde o hedefleri gerçekleştiremedik. O yüzden ayrılıp HAS Parti’yi kurduk. Türkiye’de emek meselesi, adil kalkınma ve demokratikleşme açısından çok önemli bir çıkıştı. Uzun ömürlü olmadı ama ben o projeye inanarak kurucuları arasında yer aldım.”

“Siyasette üç dönemim var. İlk olarak Saadet Partisi’nin Genel İdare Kurulu’na seçilerek başladım. Kürt meselesi, demokratikleşme ve emek meselesi zaten sivil toplumda ve gazetecilikte çalıştığım alanlardı. Siyaset de bazen bu meselelerin çözümü için daha hızlı bir alan sağlıyor. Biraz da inançla, bir şeyi değiştirebileceğine güvenmekle girdim siyasete. O dönem elini taşın altına koymak gerektiğini düşündüm. Saadet Partisi’nde o hedefleri gerçekleştiremedik. O yüzden ayrılıp HAS Parti’yi kurduk. Türkiye’de emek meselesi, adil kalkınma ve demokratikleşme açısından çok önemli bir çıkıştı. Uzun ömürlü olmadı ama ben o projeye inanarak kurucuları arasında yer aldım.”

Erdoğan, HAS Parti’nin ardından Adalet ve Kalkınma Partisi’ne katılmama kararını da anlattı: 

“AK Parti’ye katılmadım. Çünkü bizim en temel itirazımız emek bölüşümü ve adil kalkınma konusundaydı. O çizgide bir yere gitmek istemedim. Ayrıca siyaset alanı her zaman düşündüğünüzü açıkça söylemeye çok uygun bir alan değil. Bazen liderleri eleştirmek, açık konuşmak mümkün olmuyor.”

“AK Parti’ye katılmadım. Çünkü bizim en temel itirazımız emek bölüşümü ve adil kalkınma konusundaydı. O çizgide bir yere gitmek istemedim. Ayrıca siyaset alanı her zaman düşündüğünüzü açıkça söylemeye çok uygun bir alan değil. Bazen liderleri eleştirmek, açık konuşmak mümkün olmuyor.”

Bu dönemde aktif siyaseti bir süre bıraksa da siyasetten tamamen kopmadığını ve yolunun Türkiye’deki kırılma sürecine paralel olarak ve Özgür Özel’in teklifiyle CHP ile kesiştiğini söyledi:

“19 Mart sonrasında yaşananları Türkiye için büyük bir kırılma olarak görüyorum. Böyle bir dönemde kenarda durmak mümkün değildi. Özgür Özel’den teklif aldım ve aktif siyasete dönme kararı verdim. Bir yıldır CHP Parti Meclisi’ndeyim.”

“19 Mart sonrasında yaşananları Türkiye için büyük bir kırılma olarak görüyorum. Böyle bir dönemde kenarda durmak mümkün değildi. Özgür Özel’den teklif aldım ve aktif siyasete dönme kararı verdim. Bir yıldır CHP Parti Meclisi’ndeyim.”

“Eşi benzeri olmayan bir dönemden geçiyoruz”

Emine Uçak Erdoğan 2019’dan itibaren Ekrem İmamoğlu ile birlikte çalıştığını da belirterek, bu sürecin daha çok profesyonel bir ilişki çerçevesinde başladığını ifade etti:

“Ekrem İmamoğlu ile sosyal politika ve siyasi iletişim alanında çalıştım. Sahada birlikte çalışma imkanı buldum. Toplumla kurduğu bağa ve eşitlik vurgusuna yakından tanıklık ettim. Eşi benzeri olmayan bir dönemden geçiyoruz. 28 Şubat sürecinde de ağır müdahaleler oldu ama bugün yaşananların kapsamı çok daha geniş. Kurumların aşındığı, kuralların işlemediği, insanların hayatlarına bu kadar kolay müdahale edildiği bir dönem olmadı. Casusluk davalarında sıradan mesleklerini yapan insanların çok ağır suçlamalarla uzun süre tutuklu kalmasının örneği yok. Bu, geçmişten gelen kırılmaların bugün ulaştığı noktayı gösteriyor.”

“Ekrem İmamoğlu ile sosyal politika ve siyasi iletişim alanında çalıştım. Sahada birlikte çalışma imkanı buldum. Toplumla kurduğu bağa ve eşitlik vurgusuna yakından tanıklık ettim. Eşi benzeri olmayan bir dönemden geçiyoruz. 28 Şubat sürecinde de ağır müdahaleler oldu ama bugün yaşananların kapsamı çok daha geniş. Kurumların aşındığı, kuralların işlemediği, insanların hayatlarına bu kadar kolay müdahale edildiği bir dönem olmadı. Casusluk davalarında sıradan mesleklerini yapan insanların çok ağır suçlamalarla uzun süre tutuklu kalmasının örneği yok. Bu, geçmişten gelen kırılmaların bugün ulaştığı noktayı gösteriyor.”

Erdoğan, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki kırılmaların bugünkü tabloyu hazırladığını belirterek, yaşanan sürecin yalnızca bugüne ait değil, uzun bir dönemin sonucu olduğunu ifade etti.

Kurtlar Sofrasında Kadınlar programında bugün Emine Uçak Erdoğan’ı ağırlayacağız. Emine Uçak Erdoğan hem gazeteci hem yazar hem sivil toplum kuruluşlarının vazgeçilmez  aktörlerinden biri ve tabi CHP’nin parti meclisi üyesi ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı  aday ofisi ben söylerken yoruldum. Hoş geldiniz. Bütün bunların hepsini şunun altında  toplayarak başlayalım dilerseniz aslında çok fazla platformdasınız. Birden çok şapkanız var ve çok aktifsiniz. Bu aktifliğinizin şöyle bir özelliği var. Yakın  dönem demokrasi tarihinin tanığısınız. Yakın dönem sancılı yılları bizzat yaşamış bir  tanıksınız. Bütün bunlarla, bu yönleriyle sizin oturduğunuz kurtlar sofralarını konuşmak istiyoruz.. Siz kendinizi öncelikle hangi şapkanızla tanımlıyorsunuz? Hangisi daha öncelikli sizin için? 

Kurtlar Sofrasında Kadınlar programında bugün Emine Uçak Erdoğan’ı ağırlayacağız. Emine Uçak Erdoğan hem gazeteci hem yazar hem sivil toplum kuruluşlarının vazgeçilmez  aktörlerinden biri ve tabi CHP’nin parti meclisi üyesi ve aynı zamanda cumhurbaşkanlığı  aday ofisi ben söylerken yoruldum. Hoş geldiniz. Bütün bunların hepsini şunun altında  toplayarak başlayalım dilerseniz aslında çok fazla platformdasınız. Birden çok şapkanız var ve çok aktifsiniz. Bu aktifliğinizin şöyle bir özelliği var. Yakın  dönem demokrasi tarihinin tanığısınız. Yakın dönem sancılı yılları bizzat yaşamış bir  tanıksınız. Bütün bunlarla, bu yönleriyle sizin oturduğunuz kurtlar sofralarını konuşmak istiyoruz.. Siz kendinizi öncelikle hangi şapkanızla tanımlıyorsunuz? Hangisi daha öncelikli sizin için? 

Aslında bu şapkaların hepsinin ortak paydası bence kadın kimliği. Dönüyor, dolaşıyor, oraya  geliyor. Ama tabi bunun bir demokratikleşme için çaba gösteren bir tarafı, bir hak  savunuculuğu tarafı var. Siyaset de bunun bir yönü, sivil toplumda olmak da bir yönü. Ben gazeteciliğime de hep böyle baktım. Toplumsal sorunların görünürlüğü konusunda, mesleğimi yaparken hep bir sorumluluk bilinciyle hareket ettim. Yani bir yandan tabi ki yazmak çok ayrı bir konu. Ama ben bu yazma  serüveninde hep öyle gördüm. O yüzden kadınlık çok ortak bir kimlik. Ama Türkiye’nin  demokrasi tarihine ufak da olsa bir katkını sunabilmenin etrafında oldu benim hem  kişisel hayat hikayem hem de içinde olduğum bütün platformlar. Kısaca böyle  söyleyebilirim.  Yazarlığınızdan söz ettiniz. Bir de teşekkür ediyorum benim için imzaladınız.  Kitaplarınızdan biri bu, Keje. Bir Gecede Büyümek. En kısa zamanda okuyacağım ve gerçekten de çok merak ediyorum. Şunu sormak istiyorum  bu noktada. Kadınlık ortak paydasının altını çizdiğiniz için gazetecilik, siyaset, hak  savunuculuğu, sivil toplum kuruluşlarında çabalarınız… Kadın olmak farklı bir perspektif  katıyor mu? Her kadın için bunu söyleyebilir miyiz? Yoksa siz böyle bir kadın mısınız?  Şimdi şöyle, kadın olmak bu alanların hepsinde ve bence saymadığımız alanlarda da bir zorluğu karşılıyor. Yani bir zorluk anlamına geliyor ama bir yandan da aslında bir  mücadele. Yani Türkiye’de kadın olmak, bence gündelik hayatın içinde de, bu  saydığımız bütün alanlarda da mücadele ile ilgili. Bence  bu mücadele tarafında bütün kadınlar var.  Var. Herkes bulunduğu yerde bir kurtlar sofrasıyla karşılaşıyor, onunla bir şekilde kendi  yöntemleriyle baş ediyor. Her alanda ev kadını için de var, bu dediğiniz gibi siyasetin en  tepesindeki kadın için de var.  Yani çünkü Türkiye’deki bütün her şey diyeyim yani evdeki hayat da, sokaktaki hayat da,  siyasetteki hayat da gerçekten erkekler için domine edilmiş. Onlar için yani doğal habitus  gibi yani onlar çok rahat bir şekilde içine doğuyorlar. Ama kadının mücadele etmesi  gerekiyor. Kadının sürekli tekrardan tekrardan kendini inşa etmesi gerekiyor. Sistem ona uygun zaten… Ve kendini kanıtlaması gerekiyor. Mesela ben siyasette liyakat tartışmalarına o yüzden hep başından itibaren çok karşı çıkıyorum. Evet liyakat esas ama bu liyakatı sadece kadınlar olduğunda çok  konuşuyoruz. Yani” bu kadınlar buna uygun mu?”yu konuşuyoruz ama erkekler için sanki çok doğal bir süreç. Halbuki aslında gördüğüm kadarıyla ve siz de şahit oluyorsunuz kadınlar çok  donanımlı, kadınlar kendilerini çok yetiştiriyorlar, çok uğraşıyorlar ve üstelik  sadece kendilerine yatırım da yapmıyorlar. Çocuklarına yapıyorlar, bulundukları ortama yapıyorlar. Yani tek başına bir yükselme ile değil, inşa ederek etrafını da içine katarak büyütüyorlar. O yüzden de zaten bir  mücadele alanı. Ama tabii ki hani sistem bazen kadınları da onlar gibi olmaya, tırnak içinde erkekler gibi davranmaya da itebiliyor ama….  O dünyanın içinde erkekleşerek var olabiliyor çünkü.  Evet biraz ona onu dayatıyor ama genel itibariyle kadınlar aslında bu sisteme  yenilmiyorlar. Her şeye rağmen mücadele ediyorlar ve  kadınların tarihi hep bir mücadele tarihi. Benim gördüğüm bu.  Birden çok alandan söz ettik ya en  çok nerede zorlandınız?  Şimdi bu masalar aslında birbirinden çok uzak değiller dediğim gibi, demokratikleşmenin etrafında, toplumsal sorunların çözümü etrafında… Ama  bunların hepsinin de zorlaştığı alanlar oluyor. Mesela siz de gazetecisiniz biliyorsunuz.  Türkiye’de gazeteci olmak çok zor, gazetecilik yapabilmek çok zor. Yani sadece şimdi değil hep böyleydi. Ama tabii ki medyanın bu kadar tek tipleştiği, bu kadar  içeriksizleştiği ve bu kadar baskının olduğu çok az dönem var. Yani ben işte çok daha önce  gazetecilik yaptığım zamanlarda da mesela sonuçta iktidarın bir baskısı olur veya işte bazı  konularda bir yayının ona göre dizayn edilmesi istenebilir öyle örnekler hatırlıyorum ama  yine de hani muhabirlerin veya yönetmenlerin böyle tek başına bir karar alıp özgün bir şekilde durabilme imkanı olabiliyordu, böyle bir mecra  olabiliyordu. Bir şekilde hepsi teslim olmuyordu ama şimdi çok tektipleşmiş, çok içeriksizleşmiş, bu dijital medyanın artmasıyla biraz da kolaycılaşmış… O yüzden de gazetecilik yapmak  çok zor. Yani ben oralarda zorlandığımı hatırlıyorum. Sivil toplum tarafında da aynı  meseleler var. Orada da bir kutuplaşma alanı var. Orada da bir baskı veya işte iktidarın güdümüne  göre veya iktidarlara yani sonuçta sivil toplumun kendi içinde de iktidarlar oluşuyor. Yani  oraya göre bir iş yapma biçimi oluyor. Siyaset için de aynısını söyleyebilirim.  Ama benim asıl zorlandığım şey şu. Yapım gereği “ya hep ya hiç” olan birisi  olmadım ben, hep başkaları var.  Yani farklı fikirler var, her şey siyah beyaz olmak zorunda değil, her şeyi konuşabiliriz, her şeyi müzakere edebiliriz “aynı düşünmeyebiliriz ama toplamında varız” gibi bir yerden bakan birisi olduğum için; kutuplaşmanın etrafında olan alanlar sürekli bir yerlere bir kutucuğa sizi koymak istiyorlar. Bu mesela beni çok zorlayan… Benim en çok hayatımda zorlandığım konu bu oldu. Kategorize edilmek,  yaptığınızın bir yere mal edilmesi, sizin tek kimliğinizle, tek tarafınızla tanımlanmanız. Halbuki hiçbirimiz öyle değiliz. Bizi tamamlayan parçacıklarla birlikte bir bütün oluyoruz.  Buralarda çok zorlandım. Bu çünkü Türkiye’nin de aslında meselesi. Türkiye böyle bir ülke değil ama bir yandan da sürekli kutuplaşmanın, rövanşizmin işte  onlar bunlar.  Özellikle son yıllarda daha da artan bir dozda.  Bu hep aslında üretilen de bir şey. Yani onlar veya bunlar işte makbul bir vatandaş, makbul  bir yurttaş modeli.  Öteki üzerinden kendini konumlandırma hali.  Aynen öyle. Yani bu öteki üzerinden konumlanma haline ben çok rahatsız oluyorum. Yani en çok da zaten konu bu. Halbuki aslında hani sizin ne olduğunuz önemli. Yani ötekine bakıp kendi kimliğinize çok sarılıyorsanız, ötekinin üzerinden kendinizi var ediyorsanız, aslında siz de… Bu anlamda bir sıkıntı var. Yani böyle bakıyorum. O yüzden  buralarda çok zorlandım. Sadece ben değil. Bence Türkiye’de bu alanda yani hani kutuplaşmayı aşmak isteyen, birlikte yaşamak isteyen, farklılıkların gücüne inananlar için hep zor oldu. Birlikte  zorlandık. Öyle söyleyebilirim.  Peki sizi biraz geriye götüreceğim şimdi. Çünkü bugünü konuştuk ağırlıklı olarak, aslına  bakarsanız ama bugüne gelindi ama bugüne bir anda gelmedik, bir takım evrelerden geçildi. Sizin de muhafazakar bir çevreden geldiğinizi düşünerek, özellikle 28 Şubat’ta da yaşadığınız  sancılar vardı diye düşünüyorum. Siz denk geldiniz mi o sürece?  Ben 28 Şubat sürecinde başörtü yasaklarının özellikle yoğun olarak yaşandığı dönemde  üniversiteyi bitirmiştim. Ama mesleğe ilk atıldığım zamanlarda ve tabii ki bu o dönemi  yaşayanlardan, o dönemle mücadele edenlerden biriyim en önemlisi. Yani hani  nihayetinde…. Bitirmiştim dediğiniz için soruyorum. Siz başörtülü bir şekilde üniversiteye gidebilmiştiniz.  Öyle mi anlamalıyım?  Tabii 90-94 yıllarında İstanbul İletişim’de okudum ve o dönem başörtü yasağı yoktu. Ama  hemen sonrasında yani biz mezun olduktan bir iki yıl sonra yasak kendini göstermeye  başladı. Ama benim okuduğum dönemde yoktu ama üniversite sınavında şöyle bir hikaye yaşadığımı hatırlıyorum. Ben düz lise mezunuyum. Liseyi bitirdikten sonra başımı örtmeye karar verdim. Ve ilk başörtü meselesiyle tanışmam da, yani yasakla tanışmam da üniversite sınavında oldu.  Neden başınızı örtmeye  karar verdiniz?  Şöyle, yani ben zaten dindar bir ailede büyüdüm. Siirt’te, Şirvan’da bir ailede büyüdüm. Dini  vecibelerini yerine getiren biriydim. Belli bir yaşa geldikten sonra bu örtünme ile ilgili  ayetleri ve bununla ilgili olan şeyleri daha iyi okuduktan sonra kendi içimde bu ihtiyacı hissettim ve başımı örtmeye başladım. İbadetlerime, bu zaten bir bütün olarak daha bana uygun bir yaşam. Ondan önce zaten lise  ve ortaokul çok daha bunları idrak edemeyeceğiniz yaşlar. Hani dindar bir aileydi ama  mesela böyle büyük bir baskıyla veya işte kendisini gibi zorlamayla ilgili bir şey değil. Bu benim tamamen kendi düşünmem ve kendi inancımı geliştirmemle ilgili bir şekilde oldu.  Bunu şundan dolayı anlatıyorum ama hani sonuçta sınava başörtüsüz bir fotoğraf  göndermiştim. Yani başı açık bir fotoğraf göndermiştim. O zaman zaten başörtülü fotoğraf  alınmıyordu. Ama sınava başörtülü girdim ve ilk mesela görevlinin bir itirazıyla hatta sert bir itirazıyla  yani böyle giremezsiniz ile ilk orada karşılaştım. Yani benim aslında devletin o yüzüğü ile  karşılaşmam üniversite sınavında oldu. Neyse salon görevlilerinin işte içine böyle müdahil  olmasıyla bir şekilde atlatıldı ama hani işte şöyle düşünün ben o zaman işte Şirvan’da  yaşıyorum küçük bir ilçe Diyarbakır’da sınava girdim ve bir yönüyle Türkiye’de nelerin  yaşandığını çocukluğumdan biliyorum Kürt meselesinin etrafında ama yeni olarak da  başörtünün etrafında dindar kimliğimin etrafındaki ilk hikayem odur devlette karşılaşma  hikayem. Ama üniversite yıllarında bir sıkıntı yoktu.  Yani o zaman daha… Nerede okunmuştunuz?  İstanbul Üniversitesi’nde. Ben mezun olduktan  sonra ilk gazetecilik yapmaya başladığım zamanlarda bu yaşanmaya başladı. Bu tabi ki  sadece okullarla ilgili değil. Nihayetinde ben de üniversiteye haber yapmaya girdiğimde alınmadığım veya resmi kurumlara girdiğimde alınmadığım dönemler oldu.  Ama bu tabii ki yaşayıp yaşamamanızla ilgili bir konu değil. Mesela geçtiğimiz gün bir hak savunucusuyla konuşuyoruz. Bunu anlatayım size. Şey dedi “ülkede nerede bir sıkıntı varsa, bir tarafa çok yükleniliyorsa sen orada oluyorsun”.  Benim şu an ki Cumhuriyet Halk Partisi’nde siyaset yapmamla ilgili. “Hani Alevi kimliğin yok, onlarla ilgili bir sıkıntı olduğunda en azından bundan azade olursun” gibi bir espri yaptı. Ben de dedim ki yani olmak gerekmiyor ki, bugün sonuçta  Alevilerin yaşadığı sorunlara karşı çıkmak, hak talebi için Alevi olmak mı gerekiyor? Ya da işte  başörtü yasağına karşı çıkmak için başörtülü olmak mı gerekiyor? Biz 28 Şubat sürecinde  başörtü yasağına karşı seküler arkadaşlarımızla, seküler kadın arkadaşlarımızla, birçok  demokrat çevreyle başörtü yasağına karşı mücadele ettik.  Üniversitesinin önündeki o sözünü ettiğiniz tabloyu ben bizzat biliyorum. Yani orada  öğrenciler başörtü için eylem yaparlarken sözünü ettiğiniz gibi o seküler diye  tanımladığınız gruptaki kadınlar.  Ya tabi sol gruplar tabi… Zaten Türkiye’nin meselesi bu. Yani herkesin kendi haklarına sadece kendi hakkı olduğu için sahip çıkmasının olağan karşılanması. Halbuki hak dediğimiz şey  herkes için olunca bir anlamı olan… Yoksa bir tarafta her türlü hakka, imkana ulaşan mutlu bir kesim, bir tarafta da işte hiçbirine ulaşamayan bir kesim. Yani bu mesela bir toplumu toplum yapmaya, millet  yapmaya, birlikte yaşamaya yaşar hale getirebilir mi? Veya işte bu yaşama hali uzun  yaşayabilir Erimli olabilir mi? Olmaz. O yüzden zaten, mesele sizin başınıza bir şey gelmeden buna karşı çıkmak. Yani  yaşananlar size değmese de bunun karşısında olabilmek.  Yazılarınızda şunu görüyorum. Diyorsunuz ki evet  bu yaşandı fakat sonrasında bu sorun aşıldı. Mevcut iktidarsa şu anda bunu kutuplaşmayı  körüklemek için kullanma yönünde temayül gösteriyor. Doğru mu anlıyorum? Yani mağduriyet üretiyor bunun üzerinden. Oysa o günün mağduriyeti evet buydu. Fakat bugünün mağduriyetleri farklı diye mi  bakıyorsunuz?  Şimdi şöyle… O dönem sadece iktidarın açtığı bir alan değil. Bir kere bunu görmek  lazım. Biz AK Parti iktidarının ilk 10 yılında da başörtü mücadelesi yürüttük.  Evet ben onu da hatırlıyorum. O zaman dönemin başbakanı Erdoğan’a ben çok iyi biliyorum.  Heyetler geliyordu ve görüşmeler yapılıyordu ama bir türlü sonuç alınamıyordu. Çok iyi  hatırlıyorum.  Hem ülkenin içinde bulunduğu koşullar hem de aslında bize mesela hep  böyle bekleyin işte şu an sırası değil deniliyordu. Yaptığımız kampanyalarda çok destek  bulmuyordu. Yani çünkü “iktidarın başını ağrıtmayın” olarak bakılıyordu. O yüzden bu kadınların mücadelesi. Böyle bakmak lazım. Bu şu an okullarda, kamusal alanda bir sıkıntı değil. Ama bu kadınların sorunları bitti anlamına da gelmiyor. Başörtülü kadınların sorunu bitti anlamına da gelmiyor. Yani bununla ilgili mücadele etmek lazım ise bu konuyu ele alma biçimi tabii ki bir kimlik ve kutuplaşmanın etrafında, bir mağduriyetin etrafında ve kendisini de kurtarıcı olarak göstermeli ve bununla ilgili bir rıza inşasının etrafında sürüyor. Yani bunu içinde böyle hisseden kadınlar da var ve ben bunu  çok anlıyorum. Yani nihayetinde siz işte okullara alınmıyorsunuz. Kamu kurumlarına alınmıyorsunuz ve seçilme hakkınız bile yok. Başörtü yasağı mesela Meclis’te de sürdüğü  sürece kadınların seçilme hakkı yoktu. Yani bunlar çok önemli. Temel konular ve bu konularla ilgili yaşanan travma çok gerçek bir travma. Yani kadınların bu empatisini de, bu bağlılığını da ve buna önem atfetmesini de ben çok iyi  anlıyorum. Bu çok önemli bir konu. Ama bu kadınların, bu duygusunu sürekli Türkiye’de kutuplaşmayı, daha doğrusu şu anki sorunların üstünü örtmek için kullanılmasına karşı çıkıyorum. Yani şöyle söyleyeyim, bugün bir başörtü meselesi konuşacaksak ben Dilovası’nda yangında  kaybettiğimiz başörtülü kızları konuşmak isterim. Zeytinburnu’nda, ülkenin başka bir  yerinde, Güneydoğu’da tekstil atölyelerinde hiçbir hakkı olmadan çalışan kadınları,  başörtülü kadınları konuşmak isterim. Çünkü başörtü yasağıyla ilgili bir sorun olmayabilir  ama nihayetinde emek sorunu var. Güvenceli yaşam sorunu var ve kadınlar en çok da buna maruz kalıyor. Biliyorsunuz  güneydoğuda tekstil sektörü mesela çok oralara kaydı ve bir rapor var ve bu kadınların yani genç kızların kadınların o atölyelerde hayatlarını sürdürmek için yaşadıkları mobbing  sıkıntılar bir sürü şey var ve bunlar hiç görünmüyor. Yani o kadınlar da başörtülü bugün bir  başörtülü meselesi konuşacaksak Bunları konuşalım.  Başörtülü olmayanı da var elbette. Yani başörtüsünden azade bambaşka sorunlar var ortada. Bu da kadınların ortak yaşadığı  sorunlar. Biz bu payda üzerinden başörtülü başörtüsüz bütün kadınları mı konuşalım  diyorsunuz yoksa başörtülü kadınların yaşadığı ekstra bir durum mu tespit ediyorsunuz  burada?  Güvencesiz emeklerinin sömürülmesini konuşalım diyorum. Tabi ki hepsi başörtülü  değil. Ama şu anda hani o mesela Dilovası’ndaki kadınların yaşadıklarını, kızlarımızı O  yangında kaybediyor olmamızı bu kadar kolay bir şekilde geride bırakmamamız lazım. Bir kere hani mesela halen özel sektörde başörtüyle ilgili bazı sıkıntılar yaşandığıyla  ilgili anlatılar var. Ya da böyle şeyler yaşadıklarını söyleyenler var. Ben şunu söylüyorum, diyorum ki Türkiye’de bu sürekli şu an bir yasak yokken başörtü meselesinin  etrafında kadınları konuşmak, kadınları da aslında çok dar bir alana koymak. Haklarla ilgili  de, işte imkanlara erişmekle ilgili, güvenceli yaşamla, kamusal alanda eşit temsille, eşit ücret almakla ilgili başka birçok sorunu var. Kadınların şiddetle karşılaşmak, şiddetle ilgili bir sorunu var. Yani bu mesela hiç bu şiddete  maruz kalmak kadınları başörtülü veya başörtüsü olarak ayırmıyor. İkisi de aynı. O yüzden hani iktidar kadınların yapısallaşmış sorunlarını çözmek için uğraşması gerekirken özellikle seçim dönemlerinde sürekli bunu kimlik tartışmalarının  etrafına koyuyor ve bunda da diğer siyasi partileri başta da Cumhuriyet Halk Partisi’ni bu kimlik tartışmalarının etrafına koymak istiyor. Ama ben Türkiye’de siyasetin tam da  sosyolojik dönüşümlerle hani bu toplumun dönüşümüne ayak uydurmakla yoksa belki  siyasetin tekamül noktası da olmayabilir ama geride bıraktığını düşünüyorum. Şöyle yani en son mesela Eskişehir’de bir belediye başkanına yine iyi partili birisi bir hakikaten  başörtüsünden dolayı. Haklılık kıyafetinden dolayı kabul edilemez bir hakarette bulundu. Buna bütün kadınlar ve  bütün siyasi partiler çok karşı çıktı. Hatta kendi partisi karşı çıktı. O yüzden hani bu geride  kalan bir konu olmak zorunda. Ama şimdi tekrar böyle bir şey olduğunda yasak gibi bir söz şey söz konusu olduğunda, olacağını düşünmüyorum. Çünkü dediğim gibi Türkiye bu konuyu geride bıraktı. Sosyolojik  olarak bıraktı geride. Toplum bunu geride bıraktı. Ama kadınlar bununla mücadele eder. Yine eder. Yani sonuçta zaten mücadelemizle  kazandık. Şimdi yine mücadele ederiz.  Peki siyasetle yolunuz nasıl kesişti? Çünkü bütün bunlar önemli. Tabi ki bunların hiçbiri  siyasetten bağımsız değil. Siyaset hayatın belki de ta kendisi. Bakkaldan bir şey alırken bile ama profesyonel bir  siyasetçi olmayı seçmek tabi ayrı bir tercih. Siz sanıyorum ........

© Medyascope