menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yasaktan iktidara, iktidardan sürgüne: Mısırlı dört isim Müslüman Kardeşler’in serüvenini anlattı

10 0
30.07.2026

Son güncelleme: 30 Temmuz 2026 -

Yasaktan iktidara, iktidardan sürgüne: Mısırlı dört isim Müslüman Kardeşler’in serüvenini anlattı

30 Temmuz 2026 Perşembe

Tercih edilen kaynak olarak ekle

İSTANBUL (Medyascope) – 1928’de kurulan Müslüman Kardeşler, Mısır’da yasaklı bir toplumsal hareketten ülkenin en büyük siyasi gücüne dönüştü, parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde zafer kazandı, yaklaşık bir yıl iktidarda kaldı. Ardından 2013’teki askerî darbeyle başlayan süreçte kendi tarihinin en ağır tasfiyelerinden biriyle karşılaştı. Medyascope, 2005’te Hüsnü Mübarek’e karşı cumhurbaşkanı adayı olan liberal siyasetçi Ayman Nour, İhvan içinde uzun yıllar görev yapan gazeteci Kutub Elaraby, hareketin hukuk komitelerinde çalışmış avukat Mustafa Özdemir ve İhvan çevresinde yetiştikten sonra hareketi eleştirel biçimde inceleyen araştırmacı Abdelrahman Ayyash ile konuştu.

Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.

Müslüman Kardeşler, 1928’de Hasan el-Benna tarafından kuruldu ve yıllar içinde Mısır’ın en büyük siyasi gücü haline geldi.

2013’teki askeri darbenin ardından, Müslüman Kardeşler ağır bir tasfiye süreci geçirdi ve liderleri tutuklandı.

Ayman Nour, Kutub Elaraby, Mustafa Özdemir ve Abdelrahman Ayyash, hareketin tarihini ve 2011 Devrimi’ni değerlendiriyorlar.

Müslüman Kardeşler, siyasi örgütten önce bir dayanışma ağı olarak tanımlanıyor ve toplumsal mücadelesini sürdürüyor.

Günümüzde, hareketin temel varlığı Mısır’da devam etse de faaliyet gösterme ve kendisini ifade etme imkânı bulamıyor.

Müslüman Kardeşler, Hasan el-Benna tarafından 1928’de kuruldu. On yıllar boyunca yasaklı olmasına rağmen mahallelerde, üniversitelerde, meslek örgütlerinde ve sosyal yardım ağlarında varlığını sürdürdü. Hüsnü Mübarek’in 2011’de devrilmesinin ardından hareketin kurduğu Hürriyet ve Adalet Partisi parlamentonun en büyük gücü oldu. Hareketin adayı Muhammed Mursi, Haziran 2012’de cumhurbaşkanı seçildi. Mursi, 3 Temmuz 2013’te dönemin Savunma Bakanı Abdülfettah es-Sisi’nin duyurduğu askerî darbeyle görevden uzaklaştırıldı.

Bu dosyada konuşan dört isim aynı siyasal çizgiden gelmiyor. Ayman Nour, Mursi yönetimine de muhalefet etmiş liberal bir siyasetçi, Kutub Elaraby ve Mustafa Özdemir, İhvan ile Hürriyet ve Adalet Partisi’nde sorumluluk üstlenmiş isimler. Abdelrahman Ayyash ise hareketin çevresinde yetişmiş, bugün İhvan’ı eleştirel biçimde inceleyen bir araştırmacı. Dosya, onların birbirini tamamlayan ve yer yer ayrışan anlatıları üzerinden İhvan’ın Mısır’daki hikâyesine bakıyor.

“Siyasi örgütten önce dayanışma ağı”

Yaklaşık 40 yıldır hareket içinde yer alan Elaraby, İhvan’ı bir siyasi partiden daha geniş bir yapı olarak tanımlıyor:

“Müslüman Kardeşler, Mısır’da başlayıp daha sonra yaklaşık 80 ülkeye yayılan, dinî davet, eğitim, toplumsal ve siyasi faaliyetleri bir arada yürüten kapsamlı bir reform hareketidir. Siyasi alanda özgürlüğü, şurayı, halkların yöneticilerini ve parlamento temsilcilerini serbestçe seçme hakkını savunur. Demokratik olmayan yönetimlerin baskısına karşı barışçıl mücadele yürütür. Siyasi vizyonunda İslami değerlere ve hükümlere saygı gösteren modern, demokratik ve sivil bir devlet kurmayı amaçlar. Demokratik ve barışçıl siyasal mücadeleyi benimser, şiddeti ve terörü reddeder.”

Hareketin tarihsel toplumsal tabanının ağırlıklı olarak orta sınıftan oluştuğunu belirten Elaraby, örgütlenmesinin toplumsal dayanışma ağlarına dayandığını söylüyor:

“İhvan’ın başlıca tabanı orta sınıftı, halk sınıflarında da yaygındı, üst sınıflardaki varlığı ise daha sınırlıydı. Hareket özellikle öğrenciler arasında faaliyet yürüttü. Bu öğrenciler daha sonra doktor, mühendis, öğretmen, avukat ve muhasebeci olarak orta sınıfın omurgasını oluşturdu. İhvan’a bağlı sağlık merkezleri düşük ücretlerle hizmet verdi. Yüzlerce okul ve yardım derneği eğitim ve sosyal destek sağladı. Bu kurumlar hareketin tabanını genişletti ve seçimlerde aldığı yüksek oylara yansıdı.”

İhvan’ı “her şeyden önce belirli bir insan tipi yetiştirmek üzere kurulmuş bir sistem” olarak tanımlayan Ayyash da hareketin siyasi bir örgütten önce toplumsal bir terbiye ve dayanışma ağı olduğunu anlatıyor:

“İhvan her şeyden önce belirli bir insan tipi yetiştirmek üzere kurulmuş bir terbiye sistemidir. İkinci olarak üyelerini evlilik, iş, dostluk ve ortak riskler üzerinden birbirine bağlayan bir dayanışma ağıdır. Ancak üçüncü sırada siyasi bir örgüttür. Siyaseti, sosyolojisinin sonucudur. İnsanlar hilafet üzerine bir argümana ikna oldukları için değil, sevdikleri biri onları, kendilerini tanınmış ve kabul edilmiş hissettikleri bir harekete katılır.”

Hür Subaylar ve Mübarek dönemlerinde İhvan’ın ayakta kalma çabası

2005’te Hüsnü Mübarek’e karşı cumhurbaşkanı adayı olan Ayman Nour, bugünkü asker-devlet ilişkisinin köklerini Hür Subaylar’ın iktidara geldiği 1952’ye götürüyor:

“Karşımızda, askerî kurumun devleti koruyan bir yapı olmaktan çıkıp onu yöneten, ardından yönetim sivil görünse bile siyasal alanı denetleyen bir güce dönüşmesiyle Temmuz 1952’den itibaren şekillenen bir yapı var. Temmuz Devrimi monarşiyi sona erdirdi, eğitimi yaygınlaştırdı, toprak reformu yaptı ve millî bağımsızlığı güçlendirdi. Ancak devleti, belirli ölçüde toplumsal adaleti siyasal özgürlükler pahasına kurdu. Sonraki yıllarda adaletin önemli bir bölümünü kaybetti, fakat özgürlüğü geri getirmedi.”

Mübarek yıllarında rejim, denetim altında tuttuğu sınırlı bir muhalefete izin verirken iktidarın el değiştirebileceği siyasi kanalları kapalı tutuyordu:

“Mübarek rejimi geleceği kurmaktan çok durgunluğu yönetmeye dayanan muhafazakâr ve otoriter bir düzendi. Rejim, cumhurbaşkanlığı, güvenlik kurumları, bürokrasi, Ulusal Demokratik Parti ve son yıllarda etkisi artan iş çevrelerinden oluşan bir ittifaka dayanıyordu. Gazeteler, partiler, seçimler ve parlamento vardı, ancak çok alçak bir tavanın altında faaliyet gösteriyorlardı. Rejim sınırlı bir muhalefet alanına izin veriyor, bu alan iktidar değişimi meselesine yaklaştığında onu kapatıyordu.”

Nour, İhvan’ın Hüsnü Mübarek dönemindeki toplumsal ve siyasi varlığının meslek örgütleri üzerinden ilerlediğini aktardı:

“Mübarek döneminde İhvan öğrenci birliklerinde, meslek ve işçi örgütlerinde güçlü biçimde ortaya çıktı, yerel ve parlamento seçimlerine katıldı. Ancak Mübarek, harekete siyasi parti kurma izni vermedi. İlişki, iktidarı tehdit etmediği sürece faaliyete göz yumulması ile meslek örgütlerinin sınırlandırılması, tutuklamalar ve sivillerin askerî mahkemelerde yargılanması arasında gidip geldi.”

Sedat ve Mübarek yıllarında peş peşe gelen tutuklama dalgaları İhvan’ı ortadan kaldıramadı, aksine baskı altında yaşamayı bilen kapalı ve disiplinli bir örgüt yarattı. Ancak Ayyash, hareketin hayatta kalmasını sağlayan bu özelliklerin iktidarda birer yönetme zaafına dönüştüğünü düşünüyor:

“Uzun süreli, fakat hareketi tümüyle yok etmeyen baskı, üyeliği bir fedakârlık biçimine dönüştürdü. Enver Sedat ve Mübarek dönemlerindeki her tutuklama dalgası, içeride kalanların bağlarını derinleştirdi. Fakat hareketi baskı altında dayanıklı kılan özellikler, iktidarda etkili olmasını sağlayacak özelliklerin neredeyse tersiydi. Gizlilik, hiyerarşi, iç disiplin, sabır ve dışarıdakilere duyulan kuşku hayatta kalma erdemleridir. Şeffaflık, koalisyon kurma, yetkiyi hareket dışındaki kişilere devretme, iç muhalefete tahammül etme ve seçim kaybetmeye razı olma ise yönetme erdemleridir.”

2011 Devrimi: “Bir partinin değil, bütün toplumun devrimi”

25 Ocak, bir günde ortaya çıkan ani bir başkaldırıdan çok, yıllardır büyüyen farklı itirazların aynı anda sokağa taşındığı kırılma noktasıydı. Nour, devrimin başlangıcını Tahrir’de atılan ilk slogandan değil, korku duvarını adım adım aşındıran önceki mücadelelerden başlatıyor:

“Ocak Devrimi 25 Ocak 2011’de başlamadı, yıllar boyunca biriken öfkenin sonucuydu. Öncesinde uzun süren olağanüstü hâl, hileli seçimler, işkence, yargı bağımsızlığının zayıflığı ve iktidarın barışçıl biçimde değişmesinin önünün kapatılması vardı. Hükümet yüksek büyüme oranlarından söz ediyordu, ancak bu büyüme adalete veya fırsata dönüşmüyordu. Kifaye Hareketi, hâkimlerin protestoları, Mahalla işçilerinin grevleri, bağımsız gazetecilik, bloglar ve Halid Said olayı korku duvarını aşındırdı. Yeterince insan aynı anda sokağa çıktığında Mısırlılar, korkunun kırılabilecek ortak bir hapishane olduğunu keşfetti.”

25 Ocak’ı herhangi bir partinin veya ideolojik hareketin devrimi olarak görmeyen Mustafa Özdemir, farklı siyasi ve toplumsal kesimlerin ortak bir millî tepki etrafında buluştuğunu düşünüyor:

“25 Ocak, bir parti veya grubun ideolojik devrimi değil, İslamcıların, liberallerin, solcuların ve bağımsız gençlerin katıldığı kapsamlı, halkçı ve millî bir ayaklanmaydı. Talepleri ‘Ekmek, özgürlük, sosyal adalet ve insan onuru’ sloganlarında ifadesini buldu. İdeolojileri aşan bir millî ruh taşıyor ve Mısır halkının insan haklarına ve onuruna saygı gösteren modern, demokratik ve sivil bir devlete duyduğu özlemi yansıtıyordu.”

İhvan’ın genç üyeleri ilk günden itibaren sokaktaydı, hareketin üst yönetimi ise protestolara kurumsal olarak katılmak için üç gün bekledi. Elaraby, Tahrir Meydanı’ndaki atmosferi şöyle hatırlıyor:

“Hareket, ilk çağrıların nereye varacağını öngöremediği için kurumsal olarak 25 Ocak’taki ilk gösteriye katılmadı, ancak gösterilere katılmak isteyen genç üyelerini engellemeyeceğini bildirdi. 28 Ocak’taki Öfke Cuması’nda ise bütün ağırlığıyla meydanlara çıktı. Tahrir’de İslamcılar, liberaller, solcular, Hristiyanlar, kadınlar, erkekler ve farklı toplumsal kesimler aynı yerdeydi. Herkes yiyeceğini ve örtülerini paylaşıyor, gençler meydanın girişlerinde nöbet tutuyordu.”

Nour’un Tahrir’e dair hatırladıklarında ortaklık kadar, devrim sonrasında ortaya çıkan ortak yönetim ve gelecek vizyonu eksikliği de bulunuyor:

“Mısırlılar tek bir ahlaki gerçek üzerinde birleşti: Yöneticilerinden daha değersiz değillerdi, ülkelerinin sahibiydiler ve onur, iktidarın bahşettiği bir lütuf değildi. Fakat reddettiğimiz şeyler üzerinde, inşa etmek istediğimiz şeylerden daha fazla birleşmiştik. Korku duvarını yıkmayı biliyorduk, ardından kurulacak evin mimarisinde anlaşamadık.”

Yasaklı dönemden iktidara nasıl geçildi?

Hüsnü Mübarek çekildiğinde İhvan, Mısır’ın en örgütlü siyasi gücüydü. Elaraby’nin aktardıklarında, hareket başlangıçta planladığından daha büyük bir parlamento çoğunluğu elde etmesiyle başlayan süreç cumhurbaşkanlığına kadar uzandı:

“İhvan, devrime katılan güçler arasında seçim uzlaşması kurmaya çalıştı ve tarihsel olarak kendisine karşı olan Nasırcıların da bulunduğu 11 partilik bir ittifak oluşturdu. İttifak ilk seçimde parlamento çoğunluğunu kazandı. Hareketin planı sandalyelerin yalnızca üçte birini almaktı, ancak adaylarının büyük bölümü kazanınca hedeflediğinden daha fazla sandalye elde etti. Başlangıçta cumhurbaşkanlığına aday çıkarmama ve farklı güçlerin kabul edebileceği tarafsız bir ismi destekleme düşüncesi vardı. Uygun bir isim bulunamadı. Ayrıca parlamentonun feshedileceğine ilişkin tehditler geldi. İhvan, parlamentoyu kaybetmesi hâlinde yasama veya yürütmede temsil edilemeyeceğini düşünerek cumhurbaşkanlığı seçimine katılmaya karar verdi. Şûra Konseyi iki toplantının ardından bu kararı 52’ye karşı 56 oyla kabul etti. İlk aday Hayrat eş-Şatır’dı, adaylığı reddedilince Muhammed Mursi yarışa girdi ve seçimi kazandı.”

Mursi’nin görevdeki bir yılı nasıl geçti?

Mursi muhalifi Nour’un bilançosu tek renkli değil. Ona göre Mursi döneminde bugüne kıyasla daha özgür bir medya ve muhalefet vardı. Ancak cumhurbaşkanlığı geniş bir toplumsal uzlaşı kuramadı:

“Mursi’nin 2012’de seçilmesi tarihiydi. Cumhuriyet tarihinde rekabetçi bir seçimle işbaşına gelen ilk sivil cumhurbaşkanıydı. Bu gerçek hatalarını ortadan kaldırmaz, ancak daha sonra yaşananlar nedeniyle de silinmemelidir. Onun döneminde kamusal alan görece açıktı. Medya ve muhalefet onu bugün mümkün olandan çok daha sert biçimde eleştirebiliyor ve ona karşı gösteri yapabiliyordu. Mursi kişisel olarak dürüsttü ve mali yolsuzlukla anılmadı.

Ancak Kasım 2012’deki anayasal bildiri, cumhurbaşkanının kararlarını yargı denetiminin üzerinde tuttuğu izlenimini yarattı. Cumhurbaşkanlığı gerçek bir ulusal ortaklık kuramadı ve devletin Müslüman Kardeşler’in uzantısına dönüşmeyeceği konusunda toplumun geniş kesimlerini ikna edemedi. Bir hareketin adayı olmaktan bütün Mısırlıların cumhurbaşkanı olmaya geçişi yeterince hızlı gerçekleştiremedi. Rakipleri onu bir şeytana dönüştürerek, destekçileri ise hatalarını görmeyi reddederek ona haksızlık etti.”

Muhammed Mursi’yi yakından tanıyan Elaraby, başlangıçta onu sert ve inatçı bulduğunu, ancak bu kanaatinin zamanla değiştiğini anlatıyor:

“Onu tanıdığımda sert ve inatçı bir kişiliğe sahip olduğunu düşünmüş, bunun yeni demokrasideki cumhurbaşkanlığına olumsuz yansımasından kaygılanmıştım. Fakat beni şaşırtacak ölçüde hoşgörülü, herkesle diyalog ve iş birliğine açık bir kişilik gösterdi. Ekonomisi zayıf bir Mısır’ı yönetmenin ağırlığını biliyordu. Gıdasını, ilacını ve silahını üreten, dış güçlere bağımlı olmayan, yeniden öncü bir bölgesel aktöre dönüşen güçlü bir Mısır hayal ediyordu.”

Elaraby, Mursi’nin 30 yılda biriken sorunlarla karşı karşıya kaldığını, buna rağmen görevdeki bir yılın kamusal özgürlükler ve bazı ekonomik adımlar bakımından farklılaştığını savunuyor:

“Mursi, işsizlik, fiyat artışları, özgürlüklerin yokluğu ve insan onurunun ihlali gibi 30 yılda birikmiş sorunları bulunan bir devlet devraldı. Rakipleri bütün bu sorunları birkaç gün içinde çözmesini bekliyordu. Buna rağmen Mısır, basın özgürlüğü, siyasi rekabet, yeni parti, dernek, gazete ve televizyonların kurulması bakımından en hareketli dönemlerinden birini yaşadı. Küçük çiftçilerin kamu bankasına olan borçları silindi, on binlerce geçici çalışan kalıcı kadroya geçirildi ve Mısır 2012’de Gazze’deki savaşın durdurulmasında rol oynadı.”

Özdemir’in anlatısında ise Mursi’nin iktidar deneyimi, derin devlet kurumlarının direnciyle karşılaşılan bir dönemdi:

“Mursi dönemi son derece karmaşık şartlar altında doğan yeni bir deneyimdi. Yönetim, derin devlet kurumlarının güçlü direnişiyle, ağır ekonomik ve siyasi sorunlarla ve devrimci güçlerin devlet kurumlarını yönetme konusundaki deneyim eksikliğiyle karşı karşıya kaldı. Buna rağmen Mursi, kamu özgürlüklerine bağlılığı, muhalefeti bastırmayı reddetmesi, yolsuzlukla mücadele çabası ve millî egemenlik konusundaki kararlılığıyla hatırlanıyor. Hapsedilmesi, yargılanması ve ölümüne kadar tutumunu koruması, onu anayasal meşruiyetin ve halkın demokratik tercihine bağlılığın sembolüne dönüştürdü.”

Elaraby, başlıca hatalardan birini diğer devrimci güçlerle kalıcı bir uzlaşma kurulamaması, bir diğerini ise orduya ve Sisi’ye duyulan aşırı güven olarak görüyor:

“Yeni anayasanın yazılmasından iktidarın paylaşılmasına kadar uzanan süreçte diğer devrimci güçlerle siyasi uzlaşma kuramadık. Bir diğer hata, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi’nin yöneticilerine aşırı güvenmekti. Bazı dost ülkelerin uyarılarına rağmen Mursi’nin Savunma Bakanı Abdülfettah es-Sisi’ye ve çevresine güveni darbeden birkaç gün öncesine kadar sürdü.”

Ayyash’ın eleştirisi daha yapısal: İhvan’ın iktidarda bir hükümetten çok kendi........

© Medyascope