Cevat Düşün yazdı | Pax Americana (Amerikan Barışı) tuzağı: Türkler ve Kürtler
“Pax Americana”, ABD’nin küresel düzeyde “istikrar ve barışı sağlama” iddiasını temsil eden bir çerçeve olarak tanımlansa da, tarihsel ve güncel örnekler, bu tuzak modeli çoğu zaman hegemonik kontrol, yönlendirilebilir çatışma ve araçsallaştırılmış yerel aktörler üzerinden kutuplaştırıcı şiddet ve iç savaş yönetmenliği biçiminde işleyen müdahale stratejisi olduğunu tezahür etmek mümkün. Bu düzen, yalnızca çatışmayı yönetmeye odaklanan bir barış rejimi değil; aynı zamanda yerel siyasi dengeyi dış müdahaleye bağımlı kılan etnik ve mezhepsel çatışmaları körükleyen bir şiddet stratejisidir. Tarafları önce çeşitli gerekçelerle çatıştırıp, ardından uzlaştırma siyasetiyle Noam Chomsky’nin ifadesiyle bir tür Amerikan müdahaleciliği tanımıyla değerlendirmek mümkündür. Bu sayede, çatışan tarafları barış elçisi rolüyle uzlaştıran güç, onların saygınlığını kazanır pozisyona gelmek, aynı zamanda tarafları kendi amaçları doğrultusunda sürekli kontrol altında tutarak stratejik hedeflerini gerçekleştirme yöntemi…
Bu nedenle, Pax Americana’nın Ortadoğu’daki uygulanışını analiz etmek, hem Kürtlerin hem Türklerin, hem de bölgedeki tüm halkların geleceğini doğrudan ilgilendiren bir meseledir. Çünkü bu tuzak modeli, bölgenin kendi iç dinamiklerine değil, dış güçlerin çıkar odaklı stratejik tasavvurlarına dayanır.
“Pax Americana”, Latince kökeniyle “Amerikan Barışı” anlamına gelir ve ABD’nin 20. yüzyılın ortalarından itibaren uluslararası sistemde hegemonik rolünü pekiştirdiği dönemi ifade eder. Kavram, Roma İmparatorluğu’nun “Pax Romana” anlayışından türetilmiş olup, güçlü bir hegemonun sağlayabileceği göreli istikrar ve düzeni anlatır. ABD’nin dünya genelinde barış ve istikrar sağlama iddiası, kendi jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını güvence altına alma stratejisiyle iç içe geçmiştir. Eleştirel perspektiften bakıldığında, Pax Americana yalnızca bir “barış rejimi” değil, aynı zamanda hegemonik kontrol ve müdahale mekanizmasının bir adıdır.
Tarihsel olarak, bu modelin uygulanışı Kuzey ve Güney Amerika örneklerinde açık biçimde gözlemlenebilir. Kuzey Amerika’da Kızılderililere yönelik politikalar, ABD’nin genişleme stratejisinin bir parçası olarak, yerli toplulukları yerinden etmek ve onları yeni Amerikan devlet yapısına entegre etmek için kullanılmıştır. Latin Amerika’da ise ABD, 20. yüzyıl boyunca askerî darbeler, ekonomik baskılar ve siyasi müdahaleler aracılığıyla yerel elitleri ve toplulukları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiştir.
Kızılderili nüfusunun zorla yerlerinden edilmesi ve kültürel asimilasyonu, yalnızca ulusal sınırların genişlemesiyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda Amerikan ulusal kimliğinin inşasında merkezi bir araç olarak kullanılmıştır. Latin Amerika’daki darbeler ve elit manipülasyonları, Pax Americana mantığının küresel ölçekte uygulanabilirliğini göstermektedir. Güncel olarak Venezuela’da son yaşanan Maduro hadisesi de buna bir örnektir.
Suriye özelinde ABD’nin Kürtler, Dürziler, Aleviler ve Hristiyanlar üzerinden kurduğu sömürge düzen, benzer bir mantığın devamıdır. Etnik ve mezhepsel kimlikler, sadece toplumsal gerçeklikleri olarak değil, aynı zamanda stratejik araçlar olarak kurgulanmıştır. ABD, güvenlik garantileri ve özerklik vaatleriyle bu toplulukları kendi hegemonik düzenine entegre etmeyi hedeflemiş; Suriye merkezi yönetimi üzerindeki otoriteyi sınırlamış ve kontrolü fiilen yerel aktörler aracılığıyla sürdürmüştür.
Irak’ta 2003 sonrası etnik ve mezhepsel denge üzerinden inşa edilen siyasi yapı, ABD’nin çıkarları doğrultusunda kurgulanmış bir “kontrollü istikrardır.” Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasında seçici destek mekanizmaları, merkezi otoriteyi zayıflatmış ve ülke içi çatışmaları belirli bir dengeye oturtmuştur.
İran’da ABD’nin yaptırım ve muhalif grupları destekleme politikası, hegemonik çıkarların yerel dinamikler üzerinden güvence altına alınmasını hedeflemiştir. Türkiye’de ise ABD’nin özellikle Kürt meselesi ve bölgesel dengeler üzerinden yürüttüğü strateji, hem Suriye hem de Irak bağlamında “kontrollü denge” mantığının bir uzantısı olarak değerlendirmek mümkündür.
Bu stratejilerin ortak noktası, uluslararası sistemde hegemonik güçlerin yerel toplulukları araçsallaştırmasıdır. Ancak bu araçsallaştırma, uzun vadede kalıcı istikrar yaratmaktan çok, “kontrollü çatışma” ve bölgesel karmaşıklık ortamlarını besler. Yerel topluluklar güvenlik ve özerklik vaatleriyle hegemonik güçlere bağımlı hâle gelirken, toplumsal çatışmaların ve etnik gerilimlerin çözümü, büyük ölçüde dış müdahaleye bağlıdır.
Tarihsel örnekler ile güncel Orta Doğu bağlamı arasında paralellik vardır. Kızılderili ve Latin Amerika deneyimleri, hegemonik güçlerin “yerel aktörleri araçsallaştırma” stratejisinin........
