menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cevat Düşün yazdı: Meşru savunma ontolojisi ve Rojava direnişi

27 1
10.01.2026

Meşru savunma, pozitif hukukun steril kavramlarından ibaret değildir; canlılık tarihi boyunca bireysel, toplumsal ve devlet ölçeğinde varoluşu korumanın en temel refleksi olarak ortaya çıkmış köklü bir ilkedir. Canlılığın biyolojik sürekliliği, toplumların kültürel bütünlüğü, devletlerin siyasal ve askerî egemenliği ile uluslararası düzenin kırılgan dengesi, meşru savunmayı sadece hukuki bir hak olmaktan çıkararak ontolojik bir zorunluluk hâline getirmiştir. Aristoteles’in physis (Her doğal varlık, kendi doğasına uygun bir amaç doğrultusunda gelişir.) kavramındaki kendini koruma itkisi, Spinoza’nın conatus (Her şey, kendi varlığını sürdürmek için elinden geleni yapmaya çalışır.) ilkesindeki varoluş çabası ve modern uluslararası hukukun self-defense doktrini aynı noktada birleşir: Meşru savunma, siyasal örgütlenmelerin değil, biyolojik yaşamın en eski içgüdüsüdür. Her canlı tehdit karşısında bir savunma stratejisi geliştirir; evrimsel süreç bütünüyle bu reflekslerin tarihidir. Organizmalardan türlere, topluluklardan devletlere kadar bütün yapılar, meşru savunmanın farklı tarihsel ve ontolojik devamlılıklarının bir zorunluluk sonucu ortaya çıktığını tezahür etmek mümkündür.

Antik çağlardan günümüze bu hak hem bireysel hem kolektif düzeyde evrensel bir ilke olarak tanımlanmıştır. Hammurabi Kanunları saldırıya karşı savunmayı toplumsal bir norm hâline getirmiş; Solon Yasaları güvenliği adaletin kurucu unsuru olarak görmüş; Roma Hukuku ise vim vi repellere licet (Haksız şiddet ve beklenmedik bir saldırı, saldırıyla püskürtülebilir.) ilkesiyle savunmanın meşruiyetini sistemleştirmiştir. Orta Çağ’da dinî otoriteler, feodal düzen ve şövalyelik kodları savunma–saldırı ayrımını ideolojik olarak yeniden kurmuş; modern dönemde Hobbes, Locke ve Rousseau doğal haklar doktrinini meşru savunmanın temeline yerleştirmiştir. 20. yüzyılda Briand–Kellogg Paktı (1928) ve Birleşmiş Milletler Antlaşması, meşru müdafaayı uluslararası düzenin temel taşı olarak tanımlamıştır.

Antik çağ düşüncesinde meşru savunma, insanın ve toplumun varlığını koruma içgüdüsüyle ilintili doğal bir hak olarak görülmüştür. Doğanın düzeni içinde her varlığın kendini korumaya yöneldiği fikri, dönemin filozofları tarafından evrensel bir yasa olarak kabul edilmiştir. Herakleitos’un çatışmayı evrenin işleyiş dinamiği olarak gören yaklaşımı, Demokritos’un varlığını sürdürme içgüdüsünü insan doğasının temel eğilimi şeklinde yorumlaması ve Aristoteles’in canlıların kendini koruma yönelimini doğal bir tercih olarak tanımlaması, meşru savunmanın yalnızca fiilî bir davranış değil, aynı zamanda felsefi bir zemine sahip olduğunu gösterir.

Bu naturalist anlayış, ilerleyen dönemlerde Roma hukukunun temel ilkelerinden biri hâline gelecek olan vim vi repellere licet (Haksız şiddet, orantılı şiddetle savunulabilir.) düşüncesinin entelektüel zeminini oluşturmuştur. Antik Yunan’da meşru savunma hem bireysel hem siyasal düzlemde kendini göstermiştir. Atina hukukunda beklenmedik ve haksız bir saldırıya karşı kendini koruma hakkı hukuken ve etik olarak mazur görülmüş; Drakon Kanunları’nın gece vakti eve giren hırsızı öldüren kişiyi suçlu saymaması ve Solon Yasaları’nın savunmayı zorunluluk hâli içinde değerlendirmesi bu anlayışın erken dönem örnekleridir. Buna karşılık saldırı sona erdikten sonra şiddetin devam etmesi suç sayılmış; böylece orantılılık ilkesi antik dönemde dahi hukuki sınırlandırmanın temel unsuru olmuştur.

Yunan şehir devletlerinde savunma savaşları, varlığın korunması, onurun savunulması ve siyasal özerkliğin sürdürülmesi için doğal ve haklı kabul edilmiştir. Tukididis’in savaşın nedenlerini “korku, çıkar ve onur” üçlüsüyle açıklaması, savunma savaşlarının yalnızca askerî bir eylem değil, aynı zamanda siyasal bir meşruiyet arayışı olduğunu gösterir. Bu yaklaşım, daha sonra Orta Çağ ve modern dönemde gelişecek olan “haklı savaş” doktrininin erken bir tarihsel öncülüdür.

Meşru savunma en sistematik biçimini Roma hukukunda bulmuştur. Roma hukukçuları bireysel ve kolektif savunmayı soyut ilkeler hâline getirerek modern hukuk sistemlerine kaynaklık eden bir kurallar bütünü oluşturmuştur. Vim vi repellere licet ilkesi (Haksız şiddet ve beklenmedik bir saldırı, saldırıyla püskürtülebilir.), haksız bir saldırıya uğrayan kişinin saldırıyı derhal, zorunlu ve ölçülü bir güç kullanarak püskürtebileceğini ifade eder. Bu ilke yalnızca bireysel saldırılara değil, devlet düzeyindeki tehditlere ilişkin yorumlarda da belirleyici olmuştur. Roma’nın bellum iustum, yani (Haklı savaş / Adil savaş) öğretisi, bir devletin sınırlarına yönelen saldırılar, müttefiklere yönelik haksız fiiller ve vatandaşların güvenliğine ilişkin tehditler karşısında güç kullanımını meşru görmüş; böylece modern uluslararası hukuktaki ortak meşru savunma düşüncesinin........

© Medyascope