Emeğin sessiz hikâyesi
Geçenlerde Almanya’daki bir otomotiv fabrikasında 45 yıl çalışıp emekli olan bir işçiye son model bir araba hediye edildiğini okudum.
Bir an durup Ankara’daki maden işçilerinin haklı protestosunu düşündüm…
Bir ömrün karşılığı bazen tek bir cümleye sığıyor: “Emeğe saygı.”
Emeği düşününce insanın aklına ister istemez 1 Mayıs geliyor.
1886 yılında, ağır ve sağlıksız koşullar içinde günde 16 saat çalışmaya karşı “8 saatlik iş günü” talebiyle sokağa çıktıkları için protestolarının 4.ncü gününde Chicago’da hayatlarını kaybeden insanlar…
Bugün “İşçi Bayramı” dediğimiz 1 Mayıs günü, aslında böyle bir mücadelenin hafızasıdır.
Bizde 1 Mayıs’ın hikâyesi biraz karmaşık, biraz da hüzünlüdür.
Bir zamanlar meydanları dolduran yüz binlerin kutladıkları gündü. Sonra yasaklandı, unutturulmak istendi, adı değiştirildi, içi boşaltılmaya çalışılarak “Bahar ve Çiçek Bayramı” oldu,
Bugün ise “Emek ve Dayanışma Günü” olarak takvimde yerini alıyor.
Ancak mesele sadece bir günün adı ya da tatil olup olmaması değil. Asıl soru şu: Emeğe gerçekten ne kadar saygı gösterip değer veriyoruz?
Emeğe saygı, sadece işçiye ücret vermek değil; insanın zamanına, sağlığına, onuruna da değer vermek demek.
Çünkü gerçek saygı, meydanlarda atılan sloganlardan çok, günlük hayatta yapılanlar ile ortaya çıkıyor.
Bir işçiye, bir garsona, bir temizlik görevlisine, hatta kendi yaptığımız işe nasıl baktığımızdadır saygı dediğimiz şey…
Son yıllarda emeğin neden bu kadar görünmez hale geldiğini düşündüğümüzde, birçok sebep çıkıyor karşımıza.
Sendikalara olan güvenin zedelenmesi, İnsanların kendilerinin temsil edilmediğini hissetmesi, çalışma hayatının giderek daha güvencesiz hale gelmesi vs.
Bir de........
