menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aynı evler ayrı dünyalar

32 0
28.03.2026

Aynı sofrada oturan, aynı hayatı paylaştığı düşünülen insanların yaşadığı bir evde bile bazen iki ayrı dünya vardır.

Bir taraf için sıradan olan bir gün, diğer taraf için sessiz bir tedirginlik, bastırılmış bir korku ve görünmeyen bir yalnızlık anlamına gelebilir.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamaları geride kaldı, çiçekler verildi, güzel sözler söylendi ancak ülkede kadına şiddet hâlâ tüm hızıyla devam ediyor. 

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu verilerine göre, 2025 yılında en az 391 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Bunların 297’si doğrudan cinayet olarak kayıtlara geçti.  

Türkiye’de kadına yönelik şiddet uzun süredir hem toplumda hem de siyasette tartışılan bir mesele. Bu sorunu gerçekten anlamak için yalnızca görünen olaylara değil, buzdağının altındaki toplumsal ve kültürel köklere de bakmak gerekiyor. Çünkü bu mesele çoğu zaman bireysel bir öfke patlamasından çok daha fazlasını ifade ediyor. Nesiller boyunca aktarılan roller, beklentiler ve güç ilişkileri bu sorunun arka planını oluşturuyor.

Bu sosyolojik gerçeğin birkaç önemli katmanı var.

Ataerkil toplumsal yapı: Ülkemizde uzun yıllar boyunca aile içinde kararların ve otoritenin erkeklerde toplandığı bir düzen hâkim oldu. Erkeğin “ailenin otoritesi”, kadının ise “ailenin düzenini koruyan kişi” olarak konumlandırılması, kadının ikincil planda kalmasına neden oluyor. 

Ancak kadınların son yıllarda eğitim seviyesinin yükselmesi, iş hayatına daha fazla katılması ve ekonomik özgürlük kazanması karşısında bu geleneksel denge değişmeye başladı. Bu kez de kariyerinde ilerleyen kadının, “evini veya çocuğunu ihmal edeceği” yönündeki toplumsal baskı ve şiddet, bir nevi “kontrolü geri kazanma” aracı olarak görülebildi.

Namus ve ayıp kültürü: “Namus” kavramının çoğu zaman kadının yalnızca bedeni ve davranışları........

© Medya Günlüğü