Az okuyan çok konuşan
Kime sorsam, en son okuduğu kitap ya da kitap okuyup okumadığı sorusuna benzer cevaplar veriyor: “Okumuyorum.”
Sebebini çoğu zaman sormuyorum ama içimde hep aynı merak kalıyor. Çünkü bu cevapların arkasında yalnızca zaman eksikliği değil, giderek kök salan bir alışkanlık ve hatta bir tercih var gibi görünüyor.
“Vaktim yok, çok yoğunum, fırsat bulamıyorum, gözlerim ağrıyor, akşam olunca yorgun oluyorum…” Ama herkesin her şeye zamanı var. Bu gerekçeler neredeyse herkes için geçerli birer kalıp hâline gelmiş durumda. Mesele yalnızca zaman değil; düşünmeye ayrılan alanın giderek daralmasıdır.
Kitap okumayan, düşünmeyi gereksiz gören ve fikirle tartışmayı öğrenmeyen insanlarla karşılaştıkça şunu daha net görüyoruz: Düşünmeyen zihin, bir süre sonra sadece ezberlerin tekrarlandığı bir yankı odasına dönüşür. İnsan ancak sorguladığı ölçüde gelişir, düşündüğü ölçüde derinleşir.
Bugünün en büyük sorunlarından biri, cehaletin artık bir eksiklik olarak değil, bir öz güven biçimi olarak görülmesidir. Birçok insan her konuda kesin konuşmakta ama çok az konu üzerine gerçekten düşünmektedir. Derinlik, yüksek sesle konuşmakta değil, şüphe edebilme cesaretinde gizlidir.
Aynı durum insan ilişkilerinde de karşımıza çıkar. Hatalarını kabul etmeyen, özür dilemeyi zayıflık sayan kişiler zamanla yalnızca kendi egolarını savunur. Olgunluk kusursuz olmak değil, kusurunu fark edip onu telafi edebilmektir.
Empati kuramayan, başkasının acısını küçümseyen ve ilişkileri yalnızca çıkar dengesi üzerinden yaşayan insanlar da giderek çoğalmaktadır. İnsanın karakteri en çok güçsüze karşı nasıl davrandığında ortaya çıkar. Hayvana, çocuğa, yaşlıya ya da garsona kötü davranan bir kişinin “iyi insan” olduğunu........
