menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Molla rejiminin dolan “biyolojik ömrü” ve Türkiye’nin açmazı…

15 0
12.03.2026

Bugünlerde Orta Doğu’da tanıklık ettiğimiz tabloyu, salt bir “karşılıklı misilleme” sarmalı veya klasik bir askeri çatışma olarak okumak, meselenin özünü kaçırmak anlamına gelir.

Artık çatışmanın çok daha yapısal, çok cepheli ve bölgesel yayılma riski taşıyan bir aşamasına evrildiğini  görmek gerekiyor. Savaşın günlük maliyetinin 90-100 milyon doları aştığı ve bunun ABD için bir “yük” olduğu yönündeki analizler son derece yanıltıcıdır. Realist bir perspektiften bakıldığında, ABD ve İsrail ekseni için bu harcamalar bir maliyet değil, açık bir “yatırımdır”.

Bu savaş, ABD savunma sanayinin devlet eliyle bir anlamda sübvanse edilmesi, silah stoklarının eritilmesi ve Körfez ülkelerinin yeni silah alımlarına mecbur bırakılması için bulunmaz bir fırsattır. Ancak meselenin askeri ve ekonomik boyutu sadece silah satışından ibaret değil; asıl hedef çok daha büyük bir jeopolitik ve kapitalist dizayndır.

Sahadaki askeri gerçeklik: Hava üstünlüğü ve sistematik imha

Şu anki tablo, İran’ın askeri kapasitesinin, özellikle de caydırıcılığının belkemiğini oluşturan unsurların sistematik olarak yok edilmesi aşamasıdır. Hava üstünlüğü neredeyse tamamen ABD ve İsrail ekseninin eline geçmiş durumda. Gelen raporlar, İran’ın balistik füze lançerlerinin (fırlatıcı) yüzde 70-75 gibi çok ciddi bir kısmının imha edildiğine işaret ediyor. Buna karşılık, Körfez ülkeleri ve İsrail’in entegre hava savunma sistemlerinin yüzde 90’ın üzerinde bir başarıyla önleme (intercept) yapması, sahadaki güç asimetrisini iyice belirginleştiriyor. Kısacası, askerî gidişatta hava gücü tarafı belirleyici olmuş durumdadır.

Molla rejiminin biyolojik ömrü ve asimetrik maliyet üretme stratejisi

Peki, bu tablo İran’ın bittiği anlamına mı geliyor? Rasyonel bir analiz yapacaksak, aceleci sonuçlardan kaçınmalıyız. İran rejimi hâlâ ayakta; ancak füze stoğu, hava savunma sistemleri ve komuta-kontrol mekanizmaları ağır hasarlı. İran’ın geleneksel olarak uzmanlığı; asimetrik misilleme dalgaları, bölgesel hedefleme ve karşı tarafa “maliyet üretme” kapasitesidir.

Ancak altını çizerek ifade etmek isterim ki; İran’daki molla rejimi biyolojik ömrünü çoktan tamamlamıştır. Bugün İran, “direniş eksenini” (Gazze, Lübnan, Suriye, Yemen) kaybetmiş, Körfez ülkelerini karşısında bulmuş ve stratejik olarak tamamen yalnızlaşmıştır. Dışarıdaki bu zafiyetin, ekonomik ambargolarla boğuşan ülkede içeride protestolara ve yönetim kademesinde iç mücadelelere dönüşmesi kuvvetle muhtemeldir. Yönetim ve komuta sürekliliğinin sağlanması, şu an Tahran’ın en büyük beka sorunudur.

İran’ın kapitalist sisteme entegrasyonu ve küresel satranç

ABD ve İsrail’in nihai hedefi nettir: İran’daki rejimin değiştirilmesi veya Batı ile tam uyumlu çalışacak yeni bir yapının inşa edilmesi. Dünyanın en büyük enerji rezervlerinden birine sahip olan İran’ın, artık ABD ve Batılı şirketlerin pazarına açılması hedeflenmektedir.

Bunun stratejik ayağında ise Çin ve Rusya var. İran’dan Çin’e akan enerji kaynaklarının ABD denetimine girmesi, Washington’un Uzak Doğu politikasının en kritik hamlelerinden biridir. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması gibi tehditler bile aslında ABD’nin işine gelmektedir; zira artan enerji fiyatları, ABD’den ziyade enerji ithalatçısı olan Avrupa’yı ve en büyük rakip Çin’i vuracaktır. Rusya ise, artan petrol fiyatlarından ve ABD’nin dikkatinin Orta Doğu’ya kaymasından gayet memnundur; bu nedenle İran’ın yanında aktif bir tutum almasını beklemek hayalperestliktir. Trump’ın bir yandan “savaş yakında bitecek” derken diğer yandan “Hürmüz kapanırsa 20 kat sert vururuz” şeklindeki tüccar zihniyetli “havuç-sopa” politikası da tam olarak bu stratejiye hizmet etmektedir.

Türkiye’nin kafa karışıklığı ve NATO realitesi

Bu süreçte Türkiye’nin dış politikası ise ciddi bir kafa karışıklığı içindedir. Söylem bazında İran’a veya Filistin’e yakın mesajlar verilse de, realite çok farklıdır. Türkiye bir NATO üyesidir; topraklarında Kürecik, İncirlik ve Konya’daki AWACS’lar gibi kritik NATO tesisleri bulunmaktadır. İstesek de istemesek de, pozisyonumuz baştan bellidir ve tarafsız kalma lüksümüz yoktur. Hükümet, günübirlik hasar tespitleriyle durumu idare etmeye çalışmaktadır. Ancak zımni olarak ABD ve İsrail ekseninin yanında yer aldığımız gerçeği, hamasi söylemlerle örtülemeyecek kadar açıktır.

En Kötü düzen düzensizlikten iyidir

Son olarak, meselenin küresel sistem boyutuna değinmek gerekiyor. “Dünya 5’ten büyüktür” diyerek Birleşmiş Milletler sistemini yerden yere vurmakta haklı olabiliriz; BM adil veya demokratik bir yapı değildir. Ancak bugün geldiğimiz noktada, BM’nin tamamen baypas edildiği, uluslararası hukukun yok sayıldığı ve “düzensizliğin kural haline geldiği” vahşi bir döneme girdik.

Kapitalizm, bilgi ve bilişim çağının getirdiği yeni üretim ilişkileri içinde kendine bir çıkış yolu arıyor ve bu arayış dünyayı kanlı paylaşım savaşlarına sürüklüyor. Unutulmamalıdır ki, reel politik bağlamında en kötü düzen bile, bugünkü gibi gücü yetenin istediğini yaptığı bir düzensizlikten ve kuralsızlıktan çok daha iyidir. Eski dünya ölüyor; ancak doğmakta olan yeni dünya, barış değil, çok daha sert bir kapitalist hegemonya ve kontrollü bir tırmanma vaat ediyor.

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü