menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sommerloch ya da Türkiye üzerine nasıl konuşmalı?

14 0
23.07.2026

Almanca habercilikte kullanılan “Sommerloch” kavramı vardır. Terim, yaz aylarında, özellikle parlamentonun tatilde olduğu, önemli siyasi/ekonomik gelişmelerin durgunlaştığı dönemde ciddi haber malzemesinin azalması ve bu yüzden medyanın önemsiz veya magazinsel konulara ağırlık vermesini ifade eder.

Ve yazın bitmesi ile de bu konular, bir saman alevi gibi, unutulur gider.

Türkiye’de, Allah’a şükür bu tür haber sıkıntısı yaşandığı pek iddia edilemez. O zaman bu ifadeye ne gerek var?

Kavramı, yazdıklarımın bu anlamda yorumlanacağını hissettiğim için kullanıyorum.

Bu sıralar Post-Kemalizm, Post-Post Kemalizm gibi ne olduğunu çok anladığımı iddia edemeyeceğim konular silsilesi üzerine bolca video izledim. Galiba tartışmalar, Türkiye’yi nasıl anlamak ve geleceğe yönelik nasıl bir vizyona sahip olmak gibi esasa ait bir konu etrafında dönüyor.

Çok basit formüle edersem, bu ülkede bir şeyler doğru gitmiyor, demokrasi, özgürlükler, hukuk devleti ve insan hakları gibi bir arada yaşamanın temel ihtiyaçları konularında çok ciddi sorunlar var. Ve acaba bunların nedeni ne, ve iyi bir gelecek nasıl tahayyül edilebilir. Galiba konuşanlar, “Kemalizm” dedikleri ve galiba da farklı tanımladıkları bir şeyin bu büyük sorun içindeki yerini aydınlatmaya çalışıyorlar. “Kabahatin büyüğü kimde” merkezi bir soru olarak duruyor!

Polemik yapmıyorum, gerçekten tartışılanları çok anlamadım. Çünkü bana, tartışanlar sanki bir şeyleri saklıyorlar, sanki konuşulması gereken şeyleri yok sayıp etrafında dolanıyorlar gibi geldi.

Bu nedenle, Sommerloch babında da olsa, Türkiye üzerine düşünme, konuşma konusunda bir şeyler yazma, söyleme ihtiyacı hissettim.

Sommerloch ve ihmal edilmesinde mahzur olmayacak konuşmalar

“Sommerloch” döneminde ele alınan konuların en önemli boyutu sansasyonel olma özellikleridir.

O halde meramımı çok sansasyonel bir tarzda formüle etmem gerekiyor: Türkiye’nin kuruluş dönemine (ister 1918-1938; 1918-1942 veya 1918-1950 deyin) ve/veya geleceğine ilişkin yapacağımız tartışmalar eğer 1915’te sembolize edilen 1923 öncesi tarihi, kendi anlatımı içine entegre etmeyi başaramazsa ihmal edilebilirler.

Seçtiğim tarihlerin sembolik karakteri üzerine çok şey söylememe gerek yok. 1918 Birinci Dünya Savaşından yenik çıkılmasını, 1938 yılı hem Mustafa Kemal’in ölümünü hem de Dersim soykırımını – yeni rejime karşı Kürt direnişinin sonlanmasını – sembolize eder. 1950 çok partili rejime geçişin, iktidarın barışçıl biçimde el değiştirmesinin sembolüdür. Ki benim kuşağım bu “barışçıl el değiştirmenin” önemini ve anlamını hiçbir biçimde kavrayamadı.

1942 önerisini niye yaptım? Cumhuriyet arşivine konan bazı yeni resmi belgeler, Dersim bölgesinde imha hareketlerinin 1938’de sonlanmadığını, 1939-41 arasında da devam ettiğini ve bu yıllarda 1937’den çok daha fazla Dersimlinin öldürüldüğünü bildiriyor. Konuya ilişkin gördüğüm son rapor 1942 Ocak tarihli…

Yani 1921 Koçgiri ile başlayan şiddet sarmalı 1941 Aralık ile sonlanıyor, ta ki 1984’te Eruh ve Şemdinli’de yeniden başlayana kadar.

1918 (veya 1923’ün) sıfır noktası sayılması

Bazılarınız, 1878 (Berlin Antlaşması) ile 1918 (veya 1923) arasını, 1923 sonrası anlatısına entegre etmemiş, onu kendisinin bir parçası olarak anlatmamış sosyal bilim çalışmaları hakkında ileri sürdüğüm bu yargıyı çok iddialı ve hatta abartılı bulabilirler, biliyorum.

Ama biraz daha ileri gitmek taraftarıyım: bugüne kadar Türkiye’nin kuruluş yılları üzerine yazılmış eleştirel tarih yazımları da dahil tüm çalışmalar 1918 veya 1923’ü sıfır noktası olarak ele almışlardır. Tarih orada başlamıştır ve 1918 öncesi yok sayılmıştır.

Meraklısı, eleştirel tarih yazımının dönüm noktalarından sayılan “azınlıklar” üzerine yapılmış çalışmalara veya “Post-Postçu” akademisyenlerin eleştirdiği Mete Tunçay’ın........

© marksist.org