menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Evet, sürece entelektüel bir destek verilmedi-III

18 0
03.09.2026

Tartışmanın son yazısını, bir önceki yazının bittiği yerden ilerletmekte fayda var. Entelektüellerin sürece destek vermediğine yönelik bir hatırlatma, bazı “entelektüel” ve “entelektüel avukatlarında” “Yeni Çözüm Süreci”ne ve Kürt hareketine saldırmak için yeni bir fırsat penceresi olarak görüldü. Ön planında “siz entelektüellerin ne acılar çektiğini biliyor musunuz?” sorusunun yattığı karşı tezin arka planında, çok açıkça, “sizin görüşmeler yaptığınız mevcut iktidar bloğu ne akademi bıraktı ne entelektüel, bu kadar sert otoriter saldırılar sürerken ne süreciymiş ne desteğiymiş ne barışıymış ne çerçeve yasasıymış” suçlaması yatıyordu.

O yüzden “Demokrasi olmadan barış olmaz” başlıklı kadim tezin yeni bir uzantısıyla, ulusalcılar, süreç düşmanları ve hayatı ve tüm tarihsel toplumsal hatta küresel gelişmeleri AKP prizmasından kavrayanlar sahneye daldı. Tartışmaya girmeden önce, bu konu gündeme geldiğinde, “ama”lı cümlelerle bazı eleştirileri dile getirmenin sürece karşı çıktıkları anlamına gelmediğini iddia edenlere bir noktayı hatırlatmak da zaruret: o zaman sürecin nesini, hangi boyutunu, ne ölçüde sonuna kadar desteklediklerini, bunun yanı sıra, örneğin Çerçeve Yasa gündeme geldiğinde hangi noktaların ya da esasların dışarıda bırakılmasından kaygı duyduklarını açıklamalarını talep etmeliyiz. Sürecin Kürtler lehine tamamlanması için kılını kıpırdatmayanların “eleştirilerimiz nedeniyle bizi barışa karşı çıkmakla yaftalayamazsınız” sözleri, aslında bir savunma değil. Ortalığı bulandırma ve süreç ve Kürt hareketi hakkında esasen AKP ile iltisaklı oldukları yönünde bir dedikoduyu yayma hakkını kullanma amaçlı başvuru dilekçesidir. Yoksa Kürt hareketi her düzeyde eleştiriye açık ve zaten bu tartışmanın eleştirilerle ilerlemesi gerektiğini savunuyorlar, zaman zaman da en ulusalcıdan daha olumsuz ifadelerle müzakerelerin eksik noktalarını açığa seriyorlar.

Tartışılan meselenin kapsamı hakkında bilgi vermesi için, bu yazıyı yazarken gözüme çarpan bazı verileri paylaşmakta fayda görüyorum. Birisi Kandil’den yapılan ve bir gazetecinin aktardığı kaç PKK mensubunun öldürüldüğüne dair bilgi:

Fesh edilen örgütün askeri kanadının başındaki Murat Karayılan, örgütün yaklaşık 50 yıllık tarihinde yaşamını yitiren mensuplarının sayısına ilişkin bugüne kadarki en kapsamlı verileri açıkladı.

ANF’nin sorularını yanıtlayan Karayılan, 1976’dan 2026’ya kadar örgütün kayıtlarına geçen toplam kayıp sayısının 25 bin 922 olduğunu söyledi.

Karayılan’ın verdiği rakamlara göre kayıpların dönemlere göre dağılımı şöyle:

1984-2000: 13 bin 778

2015-2026 arasında YPS: 760

IŞİD’e karşı Suriye ve Irak’taki çatışmalarda: 3 bin 262

Bu rakamların toplamı 25 bin 922 ediyor.

Karayılan, özellikle 1984-2000 döneminde kayıt altına alınmamış kişilerin bulunduğunu belirterek, bunların da hesaba katılması halinde gerçek toplamın yaklaşık 27 bine ulaştığını ileri sürdü.

Bu veriye son birkaç haftada tanık olduğumuz ölen gerillaların taziye çadırlarıyla ilgili bir başka bilgi daha ekleyebiliriz. 26 Ağustos’ta Gültan Kışanak ve Mithat Sancar’la birlikte DEM Parti’nin süreç hakkında yaptığı basın toplantısında konuşan Çetin Arkaş şunları söyledi:

Yasa çıktıktan sonra artık dağdan gerillaların eve döneceğini bekleyen bazı aileler oluyor. Arkadaşlarımız aileleri ziyarete gittiklerinde anneler, babalar, kız kardeşleri ‘bu yasayla evlatlarımız gelecek onu haber vermeye mi geldiniz’ diye soruyorlar. Ama maalesef onların ölüm haberlerini alıyorlar. Böylesi insana acı verici sahnelerle karşılaştık. Ben Diyarbakır bölgesindeki hemen hemen bütün taziyeler gittim. O taziye meydanındaydım. İlçelerde ve köylerde kurulan bütün taziyelerde yer aldım. Karşılaştığım bir anekdotu da yine paylaşmak isterim: İki tane genç gerilla biri kadın biri erkek fotoğraflarının arkasında yer alan aileleri beni tanımışlar. ‘Bana bu çocukları tanıyor musun?’ diye sordular. Tanımadığımı söyledim. Kendileriyle çektiğim fotoğrafı bana gösterdiler. Meğerse ben onların amcalarıyla aynı cezaevinde kalıyormuşum 30 sene önce. Koğuş döneminde o zaman küçük çocukları içeri, koğuşa alabiliyorduk. Onlar amcalarını ziyarete gelmişler. 3-4 yaşındalarmış o zaman. Fotoğraflarını gördüm. O çocuklar büyümüşler, dağlara gitmişler. Çatışmalarda yaşamını yitirmişler ve ben o iki küçük çocuğun büyümüş resimleriyle karşılaştım. Benim için çok acı bir tabloydu.

Çerçeve Yasa’sından müzakere sürecinin her bir adımına kadar tüm gelişmelerin, bu iki alıntının ifade ettiği gerçeklere bir de şu noktayı eklemekte yarar var: İran, Suriye, Irak ve Türkiye’de yaklaşık 50 milyon Kürdün yaşamını doğrudan etkileyecek bir muhtevaya sahip bu süreç. Bu dinamik ve gel gitlerle dolu müzakere döneminin yerli ve milli olmayan, kısmen enternasyonalist bir tartışma olarak da ele alınmasını belki 4 ülkede 50 milyon kişi gerçeği sağlayabilir. İran’da gelişmelerin seyrini, ABD bombardımanlarını ama aynı zamanda rejimin idam politikalarını yakından izleyen Kürtlerin, Türkiye’deki otoriterleşme dalgalarını o kadar ciddiye alması mümkün değil. Hakeza Suriye’de yüzbinlerce Kürdün bölgede yaşayan diğer halklarla birlikte bir gelecek inşa etme çabası da AKP iktidarının hamlelerine ya da Türkiye’nin bölgesel politikalarına göre kıyaslanamayacak kadar mühimdir. Soykırıma maruz kalıp kalmayacağını tartan Kürtlerin, Suriye’de Kürtçe eğitim hakkını ve iktidarda merkezi düzeyde temsil edilme şansını Türkiye’de demokrasinin yüzü suyu hürmetine elinin tersiyle itmesini beklemek için Türkiye’yi dünyanın merkezi olarak görmek gerekir.

Ama görmemek lazım. Türkiye dünyanın merkezi değil çünkü.

DEM Partililer Yeni Parti seçmeni değiller

Buna rağmen Kürt hareketi,........

© marksist.org