Kitabın Kaderi ve Okurun Değişen Hayatı
İsveçli yazar ve sanat eleştirmeni Therese Bohman’ın yoğunluğu ve etkisi yüksek romanı “Andromeda”, beni yayıncılığın, okurun ve yazarın eski ve yeni hâlleri arasında karşılaştırma yapmaya, aynı minvaldeki kurgu eserlere götürdü.
İsveç’in en büyük yayınevlerinden birinde stajyer olarak işe başlayan Sophie ile yayınevindeki parlak günlerini geride bıraksa da edebiyata inancını yitirmemiş tecrübeli yayın yönetmeni Gunnar’ın çevresinde kitap kültüründeki değişimi odağına alan roman şimdilik bir kenarda dursun. Gelin, yayıncılık, yazar ve okur eksenindeki kurgu eserler arasında birlikte keyifli bir seyahate çıkalım.
“Kitap nasıl doğar, okuruna nasıl ulaşır ve hayatımızda nasıl olup da bütün dengeleri değiştirebilir? Hiç düşündünüz mü? Bu yolculuğun her aşamasında edebiyatın geleceğini etkileyen kararlar, ekonomik hesaplar, kültürel alışkanlıklar, kişisel tutkular ve toplumsal çatışmalar vardır. Kitap, gerçekte bu üç kişinin çok ötesine uzanan bir kültür dünyasının ürünüdür. Konu böylesine çetrefilli ve gizemli olur da yazarlar fırsatı kaçırır mı? Nice yazar, kendilerinin, okurlarının ve yayıncılarının serenca^mını eserlerine yansıtmıştır.
Edebiyat tarihinde bu dünyanın iç yüzünü anlatan romanlar, kitabın insanı nasıl dönüştürebileceğini, bir kitapçının kasabanın ya da şehrin kültür hayatında nasıl belirleyici olabileceğini, edebiyatın piyasa, iktidar ve toplumsal beklentiler karşısında ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Üstelik bu eserlerin hepsinin aynı şeyi anlatmadığını da unutmamak gerekir. Kitabı merkeze alan bir romanla yayıncılık sektörünün işleyişini anlatan romanı, okurun tutkusunu konu edinen anlatıyla kitapçı dükkânının kapanışını toplumsal bir meseleye dönüştüren eseri birbirinden ayırmak gerekir.
Batı edebiyatında bu alanın güçlü örnekleri çoksa da ülkemizde kitapların insan hayatındaki etkisini; yazar, yayıncı, kitapçı ve okur arasındaki ilişkilerin tamamını doğrudan merkezine alan eserler azdır.
“Kitapların değerini anlamanın yollarından biri, onların okunabildiği bir dünyayı incelemekse diğeri, kitapların susturulduğu bir dünyada nelerin kaybedildiğini görmektir” diyerek ilk kitabımızın sayfalarını çevirelim.
Zafón’un 2001’de yayımlanan “Rüzgârın Gölgesi” romanı, kitapların ve okumanın edebiyatta başlı başına nasıl bir maceraya dönüşebileceğini gösteren en başarılı örneklerdendir. İspanya İç Savaşı’nın ardından toparlanmaya çalışan Barselona’da, kitapçı bir babanın oğlu Daniel’in gizemli bir kitapla karşılaşır. Babası, Daniel’i unutulmuş kitapların korunduğu gizemli bir mekâna götürür. Daniel burada Julián Carax adlı yazarın “Rüzgârın Gölgesi” isimli eserini seçer. Kitap onu öyle etkiler ki yazarın hayatını ve diğer eserlerini araştırmaya koyulur. Ancak Carax’ın kitaplarının nüshaları birileri tarafından sistemli biçimde yok edilmektedir.
Roman, polisiye merakını edebiyatın varoluş sorunuyla birleştirir. Zafón; “Kitap neden okunur, okur bir yazarın hayatına ne ölçüde karışır, unutulmuş bir eseri yeniden hayata döndürmek mümkün müdür? Yazarın eserleri ortadan kaldırıldığında yalnızca kâğıtlar mı yok olur, yoksa kurduğu dünya, hatıraları ve gelecekteki okurları da mı kaybolur?” gibi soruları soyut tartışmalarla değil, karakterlerin başına gelen olaylarla düşündürür.
Rüzgârın Gölgesi’nde yayıncılıkta zincirin herhangi bir halkası koptuğunda edebî mirasın tehlikeye gireceği hissettirilir. Kitapçı bu yüzden okurla eser, geçmişle bugün, unutulmuş bir yazarla geleceğin okuru arasında bağ kurar.
Roman, uluslararası ölçekte geniş bir okur kitlesine ulaşmış, yirmiden fazla ülkede yayımlanmıştır.
İngiliz yazar Penelope Fitzgerald’ın 1978 tarihli “Kitapçı”sı ise aynı meseleyi çok daha dar çevrede, bir kasaba ve bir dükkân üzerinden ele alır. Florence Green, İngiltere’nin Suffolk kıyılarındaki küçük bir kasabada kitapçı açmaya karar verir. Karşısında kasabanın yerleşik alışkanlıklarını ve nüfuz ilişkilerini bulur. İnsanlar bir kitapçının açılmasına kâğıt üzerinde itiraz etmez görünseler de kitapçının açılmasını engellemek için ellerinden geleni yaparlar. Fitzgerald, yayıncılık ve okuma kültürünün toplumsal zeminini büyük laflara başvurmadan açığa çıkarır.
Florence’ın mücadelesi, kitapların okunup okunmamasından önce bir toplumun okumaya ne kadar yer açtığıyla ilgilidir. Bir yerde kitapçı bulunması, orada canlı bir okuma kültürü olduğunu tek başına kanıtlamaz; kitapçının yaşaması için müşterilerin yanı sıra kültürel merak, toplumsal destek ve farklı fikirlere karşı asgari bir açıklık da gerekir.
Toplumun kitaplara nasıl davrandığını anlamak için çok satan eserlerin listesine bakmak yeterli olmayabilir; hangi kitapların okunamadığına, hangi dükkânların ayakta kalamadığına ve hangi girişimlerin daha........
