Kim, Kimin Avucundan Su İçmeli?
Birkaç yıl önce dört arkadaş, bir iş yerinde fotoğraf çektirmişiz. Üçü öğretmen, biri de iş yerinin sahibi yani esnaf. Aynı coğrafyanın çocuklarıyız. Yaşlarımız birbirine yakın. Üçümüz bir şekilde liseyi, üniversiteyi okuyarak öğretmen olmuşuz. İş yerinin sahibi olan arkadaş, ilkokuldan sonra başladığı hayat okulunda tahsil görüp hayata atılmış.
Fotoğrafta ben dâhil, üçümüzün yüzünde endişe ve yorgunluk alametleri var. Esnaf arkadaşın mütebessim çehresi gayet diri. Maşallah diyelim de nazara gelmesin.
İşte bu fotoğraf, beni çocukluk yıllarıma götürdü.
İlkokuldan sonra iki yıl ara verip ortaokula başlamışım. O zaman için ilçenin kenar mahallesindeki bir evde ağabeyimin yanında kalıyorum. Şartlar çetin ama ben, okuyup adam olma konusunda oldukça metinim. Nasıl çalışılacağını bilmesem de var gücümle ders çalışıyorum. Maksat, “Okursa iyi olur, okumazsa daha iyi olur.” diye düşünenleri sevindirmemek.
İşte o mahalledeki komşulardan birinin oğlu da ilkokulda okuyordu. Kaçıncı sınıf olduğunu hatırlamıyorum. Kıyafeti siyah önlük, beyaz yaka. Annesi, rahmetli annem tarafından akraba. Benden birkaç yaş küçük olan arkadaşın dersle, okuyup yazmayla, hesap kitapla, okulla pek alakası yok. Varsa yoksa oyun. Hep birlikte oynuyoruz. Özellikle futbol. Öfkelen, azarla, bağır, çağır… Yüzünde tebessüm eksik olmayan bu arkadaşın hiç umurunda değil.
Sevgili oğlunun ders çalışmamasına içerleyip........
