Seferberlik Yıllarında Hicranzede Bir Yozgatlı: Kodallılı Ülfet Onbaşı
SEFERBERLİK YILLARINDA HİCRANZEDE BİR YOZGATLI:
KODALLILI ÜLFET ONBAŞI
Mihrican mı değdi gülün mü soldu
Gel ağlama garip bülbül ağlama
Felek baştan başa kimi güldürdü
Gel ağlama garip bülbül ağlama
Vakti zamanında artık kim söylediyse: “Var mıdır âlemde olmuş ben gibi?” demek bir âh u zâr ifadesi olmuş dertliler için. Kodallılı Ülfet’in de hayatına bakınca galiba bu sözden gayrısı söylenememektedir.
Sorgun’un Kodallı Köyü’nden hayatının baharında genç bir delikanlıdır Ülfet. Harp zamanıdır. Babası, emmileri, dayıları, akrabasından pek çoğu, gitmiş ve dönmemiştir cepheden. Dedesinin gölgesinde ninesi ve annesi ile köylerinde baba yolu gözlemektedir.
Dedesi, evlât acısını içine atmış, bütün sevgisini toruna vermiş, umudunu torununa bağlamıştır.
Dede için torun sevgisinin mânâsı çok başkadır, fakat Ülfet’in dedesi nazarındaki değeri daha bir kıymettedir. Çünkü hanesinden bir Ülfet kalmıştır. Kendi soyunun devamı torunu ile kaimdir. Dedesi nazarında ocak umududur. Ocaklarını tüttürecek, soylarını devam ettirecek ve odalarında misafirlerini ağırlayıp hanelerinin şerefini hep baş üzre tutacaktır.
Dedesi, torununun üzerine titrer, onu gözünden sakınır ve hep “aslanım” diye hitap eder.
Babası cepheye gittiğinde Ülfet daha çok küçüktür.
Doksan üçten beri harplerin ardı arkası kesilmediği için evinden çıkan şayet şehid düşmezse senelerce memleket yüzü görememektedir.
Bu yüzden Ülfet’in hâfızasında, aradan geçen onca zor zamanın ardından babasının sîması, sadece bir çocuğun gördüğü kadardır. Yaşı ilerledikçe de belli belirsiz bir hâl almaktadır zaten. Babasının Yemen’e gittiğini, giderken kendisini bağrına bastığını, babasının gözlerindeki nemi, ardından ninesi ve annesinin gözyaşlarını hatırlamaktadır.
Sık sık evde ve odada dedesiyle babasını konuşmakta: “Dede bak görürsün! Babamı tekrar göreceğim.” diyerek dedesinin yaralarını deşmektedir.
Torununun baba hasreti içinde söylediği sözlere dedesi de, yüreğinde dinmeyen evlât hasreti içinde: “İnşallah aslanım, inşallah.” diye cevap vermeye çabalamaktadır her defasında.
Başka ne diyebilir! Bir evlâdın baba hasreti ile bir babanın evlât hasretidir ortada olan. Her defasında boğazında düğümlenen sözler, artık nedense daha bir yakmaktadır yaşlı yüreğini. Ocak umudu, gözünün nuru torunu, yaşını aldıkça babasına benzemekte, bu hâli gören ihtiyar dede evlât acısından kıvranmaktadır. Zaman bu ıstırap içinde geçmektedir.
Bir gün dedesi Ülfet’i karşısına çeker: “Aslanım, dedesinin yiğidi. Okumayı yazmayı belledin amma kâfi gelmez. Senin okuman lâzım. Mektep medrese görmeyen adam olamaz, adamdan sayılmaz.” diye nasihat eder.
Ülfet zeki ve cevvaldir. Kabına sığmamaktadır. Dedesinin sözünü keser ve: “Dede, hani sen geçen sene bibimin torunu askere giderken askerliğini yapmayan adamdan sayılmaz, asker ocağı peygamber ocağıdır, demiştin!”
Dedesi tekrar sözü alır: “Dur be yavrum kesme şu lâfımı. Orası doğru. Lâkin mektep medrese, talim terbiye görmeyen hiç adam olamaz. Hani sen okursan yetişirsin, yetiştirirsin. O zaman deden gözü açık gitmez. Seni medreseye vereceğim. Anlaştık mı? Tahsilini ilerletmen lâzım. Tamam mı aslan oğlum?”
Ülfet, dedesinin sözlerine: “Tamam dede. Madem sen öyle diyorsun, ben yaparım. Ne zaman gidiyom?”
Ülfet’in bu cevabına dedesi memnun olur: “Ha şöyle. Benim aslan oğlum” der.
Memnuniyetine diyecek yoktur.
Birkaç gün içinde dedesi, Ülfet’i medreseye kaydettirir.
Ülfet’in okuması yazması zaten vardır. Dedesi, Amme Cüzü’nden epeyce bir yeri ezberletmiş, bu münasebetle yetecek kadar dua ve sureyi de bilmektedir.
Medresede kısa sürede göz doldurur. Hocası: “Maşaallah, Ülfet’in bahtı açık olur. Okuması ve talimi iyi. Bu çocuk iyi bir hoca olur.” diye zaman zaman iltifatını esirgemez.
Tahsil uzundur tabiî. Aradan birkaç sene geçmiştir henüz.
Dedesi, Ülfet’in okumasından pek hoşnuttur.
Ülfet, ara ara dedesine takılmakta, yarenlik yapmakta: “Dede, sen dedin oldu. Medreseli oldum. De gayrı. Adam oldum mu?” demektedir.
Dedesi: “Devam oğlum, devam. Medresenin son senesine kadar okursan olacak. Talimin tamamlanınca…” diyerek sözü bağlar.
Dedesinin sözünün önünü alan Ülfet: “Dede, sen de bi tatmam demiyon ki! Medreseye gideceksin dedin, gittim. Adam olacaksın dedin, tamam dedim. Şimdi daha var diyorsun. Eh öyleyse, arada var daha şu kadar sene. Bizim adam olmamıza demek ki daha çok var. Kala kala geriye askerlik ocağı kaldı. Belki askere gidersek o zaman tamam dersin.” diye cevap verir.
Dedesinde şafak atar bir anda. İçine attığı dertleri, hüznü depreşir. Gözleri dolar gelir. Geriye kalan tek umut var. O da askerlik diyor. Yani cephe, yani… yani… gerisi malûm!
Dedesi, umudu torununa: “Hadi! Uzun etme. Dedene akıl mı belleteceksin şu yaşında? Dedeler daima doğru söyler. Doğru kitabıyın başına.” der, torununu yanından uzaklaştırır. Çünkü gözyaşı döktüğünü görmemelidir.
Seneler böylece geçer.
Ülfet on beş ya da on altı yaşına basmıştır. Harman zamanıdır. Medrese kapanmış ve dedesinin yanında, azapları ile birlikte tarlada çalışmakta, biçilen ekinleri harman yerine çekmektedirler. Yaz sıcağında ter dökerler. Tarladan kağnılarla sapı çekerler. Ve döğen sürmeye başlarlar.
Ülfet, akşamları odada dedesiyle sohbet etmekte ve arada bir dedesinin ısrarıyla kitaplarına göz gezdirmektedir. Çünkü dedesi bellediklerini unutmasını istememektedir.
Ülfet’in Yemen’e giden babasından artık hiç mektup gelmemektedir. Acaba şehid mi diye akıllarına gelen düşünceler kor olup yakmaktadır hepsini. Ninesinin ağlamaktan gözleri kalmak üzeredir.
Bu arada Birinci Cihan Harbi tüm ağırlığı ile yüklenmiştir millete. Cephe bir değildir, iki değildir.
Ve Harb-i Umumî’nin en muazzam vuruşmalarının olduğu cephesi Çanakkale!
Kodallı’ya Çanakkale’den iyi haberler gelmemektedir. Çanakkale yakmadık ocak bırakmamaktadır!
Bir sabah Kodallı’ya bir yüzbaşının maiyyetinde küçük bir müfreze gelir.
Ülfet’in, askere alınacağı dahi aklına gelmez.
Dedesi ise bir sefer daha yıkılır. Tek umudu, ocağın umudu torunu vardır: “Onu da alacaklar.” der. Olacakları sezer dedesi. Ülfet’e bir şey dememeye çalışır.
Köy bekçisi dellal çığırır. Herkesin caminin önüne gelmesini ister. Köylü toplanır caminin önünde. Topluluğun çoğu, yaşlı kadın ve erkek, çok az genç kız, çok az çoluk çocuk ve Ülfet yaşında beş on delikanlı.
Bir taşın üzerine çıkan yüzbaşı, celbin olduğunu, harbin sürdüğünü, Çanakkale’de yaman bir mücadelenin verildiğini anlattıktan sonra askere alınacakların isimlerini okur.
Kalan beş on delikanlı da cepheye istenmektedir.
Ateş bir daha düşer Kodallı hanelerine ve Ülfet’in evine.
Elden ne gelir. Vatan borcudur, ödenmesi lâzımdır.
Dedesi hâlini oğluna belli etmemeye çalışsa da ninesi ve anası ağlamaktadır için için.
Köy imamı ahalînin kuvve-yi maneviyesini yükseltmek için kısa bir konuşma yapar.
Yüzbaşı, isimleri okunanların ertesi sabah şubeden sevk edileceğini, vedalaşıp bugün için Kodallı’dan ayrılmalarının şart olduğunu söyler.
Herkes hazırlık yapmak ve vedalaşmak için evlerine dağılır.
Ülfet’in dedesi yüzbaşının yanına varır, kendini tanıtır. Ailesinde hiç kimsenin kalmadığını, oğullarının, yeğenlerinin ve pek çok akrabasının cephede kaldığını söyler: “Bir Ülfet var. Ocağımın umudu!” der.
Yüzbaşı ise: “Baba haklısın haklı olmaya. Fakat benim elimden ne gelir, söyle bana. Cepheden yetimi kalmayan ev var mı? Ben dahil her ev böyle. Hanümanımız tarumardır. Çanakkale’nin de düşmemesi lâzımdır!” diye cevap verir.
Ülfet’in dedesi, “Oğul sen de haklısın. Lâkin gel gör ki ben de haklıyım. Ocak umudu bir o kaldı.”diye serzenişte bulunur.
Yüzbaşı ne yapacaktır esasında. Onun da söz boğazında düğümlenir.
Yüzbaşı’nın: “Baba sadece hocaları almıyoruz. O da bedel vermeleri karşılığında. Onlar da geride lâzımlar.” demesi üzerine, dedesi: “Hay babana rahmet kumandan. Torunum hoca. Medreseli.” der.
Etraftan köylüler de destek olup sözün doğruluğuna şehadet ederler.
Yüzbaşı, yaşlı zatı kırmak istememektedir. Çünkü aynı ıstırabı kendi babası çekmektedir: “Peki öyleyse baba. Ülfet’i........
