Ramazan geldi, hoş geldi…
Hoş geldi de bizim mahalleye biraz nostalji yüküyle geldi sanki.
Eskiden Ramazan demek; çarşıda tatlı bir telaş, fırın önünde sıcak pide kuyruğu, evde annemin sabahın köründe başlayan mutfak maratonu demekti. Şimdi bakıyorum da; telaş var ama çoğu kredi kartı ekstresine karşı veriliyor. Oruç mideyi değil, bütçeyi zorluyor.
Durumu iyi olanlar için iftar sofraları adeta Birleşmiş Milletler zirvesi gibi. Masada yok yok. Hurma desen Medine’den, tatlı desen üç katlı. Ama dar gelirlinin, emeklinin sofrasında hâlâ aynı cümle yankılanıyor: “Ramazanın bereketi başka evladım.” Sofra mütevazı ama niyet büyük. Zaten Ramazan biraz da niyet işi değil mi?
Ben eski Ramazanları özlüyorum. Babam “Bu akşam iftara misafir var” dedi mi evde bayram ilan edilirdi. O cümle bizim için piyango gibiydi. Çünkü o akşam sofraya kesin pastırma gelir, belki kıymalı pide eklenirdi. Tatlı mı? En iyisinden! Annem Emine Sultan (mekânı cennet olsun) sabahın erken saatinde mutfağa girer, biz de kendimizi “ahçı yardımcısı” ilan ederdik. Yardım dediğim de, kaşığı daldırıp tadına bakmak........
