Nakkallikten modern sahneye: “Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin”
İranlı yazar ve sosyolog Shahzadeh N. İgual’in tasarladığı, yönetmenliğini Helen Şahin’in üstlendiği Mevlâna Celaleddin-i Rumi ile Şems-i Tebrizi arasındaki derin bağı odağına alan özgün müzikal anlatı “Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin”, 7 Mayıs’ta İstanbul KKM Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan Sahnesi’nde sanatseverlerle buluşuyor.
İran’ın UNESCO tescilli kadim “nakkallik” geleneğini modern bir sahne estetiğiyle buluşturan performans; Şems ve Mevlâna’nın sonu bir mateme uzanan o derin sevdasını merkeze alarak, izleyiciyi iki medeniyet arasındaki narin kültürel köprü üzerinde edebi bir yolculuğa davet ediyor.
Shahzadeh N. İgual, Mevlâna eserlerini Türkçe ve Farsça yorumlarken; bir kavuşma, bir tanışma, bir terkediş ve nihayetinde bir ölüme uzanan o eşsiz serüveni ustalıkla masallaştırıyor. Sanatçının “Bin geceden birinde, bin Şems doğmuş bir Celaleddin’in yüreğine” sözleriyle tanımladığı bu anlatı, rüyalarını hâlâ Farsça gören ancak en güzel cümlelerini Türkçe kuran bir yazarın zihninden dökülen narin bir kültürel köprü niteliği taşıyor.
Sanatçı Shahzadeh İgual ve yönetmen Helen Şahin ile “Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin’e dair söyleştik.
Bir Gecede Binbir Gece: Bin Şems Bir Celaleddin’in hikâyesini anlatır mısınız, yolculuğu nasıl başladı? Nasıl bir hazırlık süreci oldu, kimlerle çalıştınız?
Shahzadeh İgual: “Bir Gecede Binbir Gece” ilk kez 2016’da, İran'ın 2200 yıllık anlatı geleneğini tek gecelik çağdaş bir tecrübeye dönüştürme arzusu ile doğdu. Zamanla anladım ki bütün yollar beni aynı kapıya götürüyor: Bir karşılaşmaya. Ademoğlunun kendisiyle tanıştığı, içindeki aynayla karşılaştığı yere.
İnsanın hakiki dönüşümünün yolu sadece bilgiden geçmez, karşılaşmayla başlar. Böylece eser yıllar içinde bilinen en sarsıcı karşılaşmaya, “Bin Şems Bir Celaleddin”e evrildi.
Yönetmen olarak siz nasıl bir eser deneyimlediniz? Özgün bir örnek olması açısından, süreç sizin için nasıl ilerledi?
Helen Şahin: Sözlü kültürün dinamik yapısı ve değişkenliği kolaylıkla metne aktarılabilir bir durum yaratmıyor. Hatta bir noktada engel teşkil ediyor. Çünkü sözlü kültür ve dolayısıyla nakkallik bir çırpıda dizeleri sıralamak değil, ritmik bir dünya yaratmakla güçleniyor.
Sanıyorum tam da bu yüzden eserin doğası ‘değişkenlik’ üzerine kurulu. Nasıl ki sözlü kültürde kalıplar ve konular belirli olmasına rağmen anlatı her seferinde kendini yeniden yaratır; dinleyici tepkisi, ruhsal ya da toplumsal öğelerin etkisi ile tekrar tekrar şekillenir, bu durum eserde de temel prensip haline geldi.
Aslına sadakatin sınırlı çerçevesi, nakkalliğin serbest doğası ile birleşince ortaya her seferinde farklılığa müsaade eden bir alan yaratıyor.
Shahzadeh Hanım, bir açıklamanızda "Türkiye'de kök salamadım, İran'da ise köküm koparıldı" demiştiniz. Bu "arafta" olma hali, Şems ve Mevlâna gibi sürekli yolda olan iki dervişin hikâyesini anlatırken size nasıl bir avantaj sağladı? Şems’in sürekli gidiş hali ile kendi "kök salamama" haliniz arasında bir özdeşlik kuruyor musunuz?
“Dünyanın hiçbir yerinde kök salamamak” sözü aslında coğrafî bir cümle........
