menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ruhlar, bedenler ve ritim: Güneş’in Oğlu’nun sahnedeki hayatı

16 0
26.04.2026

Kulis Sesleri’nde bu hafta “Güneş'in Oğlu” oyununun yönetmeni Nagihan Gürkan ile oyuncuları Deniz Celiloğlu ve Beyti Engin’i ağırlıyoruz.Nagihan Gürkan: “Seyircinin ‘Ben bunu filmde izledim’ dememesi için bu metni mutlaka teatral bir dile dönüştürmemiz gerekiyordu. O dili yakaladığımız an her şey yerine oturdu. Çünkü bu hikâye ancak sahnede, şimdi ve burada gerçek anlamını bulabiliyor.”Deniz Celiloğlu: “Sahnede bazen rol arkadaşım benim için hayattaki tek varlık hâline geliyor. Gözünün içine bakıyorum, bedenini dinliyorum, verdiği sinyalleri anlamaya çalışıyorum. O an tamamen orada, birlikte var oluyoruz.”Beyti Engin: “Bence seyirci artık biraz da “deneyimlemek” istiyor. Yani sadece anlamanın ötesinde, bir alışverişin parçası olduğunu hissetmek…”

Güneş'in Oğlu”nun hikâyesini, karakterleriniz üzerinden anlatır mısınız?

Nagihan Gürkan:Onur Ünlü’nün Güneşin Oğlu filminden sahneye uyarladığımız bir metin bu.

Beyti Engin:Ben Fikri Şemsigil karakterini oynuyorum. Oyunun ana karakteri; her şey onun başına geliyor. Aslında oyun, Onur’un da dediği gibi fantastik bir “mavra”. Fikri Şemsigil, hayatında değiştirmek isteyip de bir türlü değiştiremediği şeylerden şikâyet ederken, kendini bedenler arasında dolaştığı bir hikâyenin içinde buluyor.

Oyun boyunca hikâyeyi sürekli Fikri Şemsigil’den dinliyoruz. Ancak o farklı bedenlerde olduğu için, bu anlatıyı farklı oyuncular aracılığıyla izliyoruz. Filmini izlediğimde de benim için çok keyifliydi; sahneye taşınması gerektiğini düşündüğüm bir işti. Özellikle Deniz’in şu an oynadığı tirat, ilk izlediğimde bile bana tiyatro için yazılmış gibi gelmişti. Bu yüzden “Güneş’in Oğlu”nun oyunlaştırıldığını duyduğumda hiç şaşırmadım. Bizim için de son derece eğlenceli ve keyifli bir süreç oldu.

Deniz Bey’le daha önce birlikte oynamışsınız.

Beyti Engin:Evet, birlikte oynadık; okuldan da arkadaşız. Bu yüzden Deniz’le birlikte bir şeyler üretmenin tadını biliyorum. Aynı zamanda bu projede ekip olarak hep birlikte bir şey yaratmanın ayrı bir keyfi vardı. Bu da hepimiz için çok güzel bir deneyim oldu.

Deniz Celiloğlu:“Bu oyun ne anlatıyor?” sorusu beni biraz düşündürüyor. Bu tür sorulara hemen ve kolay cevap veremiyorum. Bana birden “Senin hayatın ne anlatıyor?” diye sorsanız da aynı şekilde zorlanırım. Çünkü hâlâ içindeyim; devam ediyor. Sürekli değişiyor ya da ben ona farklı açılardan bakıyorum.

Sanırım sahnede olmanın en sevdiğim taraflarından biri de bu. Eğer bir oyuncunun, oyunun ne anlattığına ya da derdine tamamen hâkim olmama gibi bir özgürlüğü varsa, bunu —küçücük de olsa— kullanmak hoşuma gidiyor. Bu soru daha çok yazara ya da yönetmene, yani o dünyayı kuran kişiye ait gibi geliyor. Bunun da eğlenceli bir tarafı var: O dünyayı kuran sensin ama ben oyuncusuyum; o dünyanın yerlisi değilim, demek istiyorum bazen. (Gülüşmeler)Sizin oynadığınız karakter ne yapıyor peki? Ona hâkim misiniz?Deniz Celiloğlu:Güzel bir soru. Açıkçası, karakterlerin ne yaptıklarına ya da nasıl davrandıklarına kendilerinin de tam anlamıyla hâkim olduklarına inanmam. Tam tersine, karakterimle ilgili bir belirsizlik, bir muğlaklık; tam çözemediğim, bilmediğim bir şeyin kalması beni daha iyi hissettiriyor.

Her oyuncunun bir role, metne ya da rejiye —yani o tasarıya, fikre— nasıl yaklaştığı da çok değişken. Bununla ilgili bazı genel kabullerden söz edebiliriz ama günün sonunda herkesin bunu nasıl bir çerçeveye oturttuğu bambaşka oluyor. Yıllar içinde şunu gördüm: Herkes aynı metinden aynı şeyi anlamıyor. Tıpkı hayatta olduğu gibi.

Nagihan Gürkan:Deniz’in oyunda “ruhunu bedenine hapsetmek” üzerine bir repliği var. Ben oyunu biraz da o replik üzerinden okuyorum. Zaten hikâye de ruhların beden değiştirmesi üzerine kurulu.

Anlamsal olarak Fikri Şemsigil’in farklı bedenlerin ve hayatların içinde dolaştığını görüyoruz. Bu süreçte belki günlük hayatta fark etmeden geçtiği pek çok insanın yaşamına dahil oluyor; onların deneyimlerinin içine giriyor. Böylece hem bambaşka deneyimlerle karşılaşıyor hem de kendi önyargıları ve ezberleriyle yüzleşiyor. Benim metinde en çok kurcalamayı sevdiği yer de burası. İzlerken de en çok burayı takip etmekten keyif alıyorum. Gerçekten de metinde, “ruhunu bedenine hapsetme” meselesinin çok güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu düşünüyorum.

Bir filmi sahneye taşıma süreci nasıl gelişti?

Nagihan Gürkan:Sanırım süreç şöyle başladı: Yağmur ve Onur daha önce de birlikte çalışmışlar. Bildiğim kadarıyla Onur bu projeyi sahneye taşımak istemiş ve sonrasında Yağmur’la bir araya gelmişler.

Bu hikâyenin film hâlini de izlemiştim ama sahne versiyonunun çok daha anlaşılır ve etkileyici olduğunu düşünüyorum. Biraz “dolantı komedisi” diyebileceğimiz bir yapısı var. Ruhun sürekli beden değiştirmesi ve aynı karakterin farklı oyuncular üzerinden devam etmesi, sahnede çok daha güçlü bir etki yaratıyor.

Bir de oyunda “Hamiyet Hanım” üzerinden kurulan bir paradoks var. Onun sahnedeki tekrarlanma biçiminin ne kadar teatral olduğunu fark ediyorum. Filmde bu kadar komik gelmeyen anlar, sahnede seyirciyle birlikte bambaşka bir enerji yakalıyor. Genelde oyunu seyircinin arasından izliyorum; Hamiyet Hanım sahneye her çıktığında insanların birbirini dürtüp “Bak, şimdi ne olacak?” diye heyecanlandığını görmek çok keyifli.

Gerçekten metnin çok güçlü bir tiyatro damarı var. Özellikle karakterlerin sürekli değişmesi meselesi, sahnede çok daha matrak ve etkileyici bir hâl alıyor. Muhtemelen Onur da bu metnin sahnede çok iyi işleyeceğini düşündü ve böyle bir adım atıldı. Sonrasında ben dahil oldum, ardından oyuncular katıldı ve süreç bu şekilde ilerledi.Bir sinema filmini sahneye taşırken, hem reji hem de oyuncular açısından ne tür zorluklar yaşadınız?

Beyti Engin:Benim açımdan süreç oldukça rahattı. Filmde Köksal abinin (Engür) daha çok tirat olarak söylediği ve stüdyoda seslendirdiği bölümleri ben sahnede oynuyorum. Bu yüzden izleyip kafamı karıştıran bir durum olmadı açıkçası.

Ama diğer roller için durum daha zordu tabii. İbrahim, Deniz gibi oyuncuların; Bülent Emin Yarar ve Haluk Bilginer gibi çok güçlü oyuncuların canlandırdığı karakterleri sahneye taşımaları kolay değil. Ama şöyle düşünüyorum: Ben de öyle bir durumla karşılaşsaydım ne yapardım? Muhtemelen onların yaptığı gibi yapardım. Sonuçta metne döndüğünüzde karakter size zaten çok fazla veri sunuyor. O verileri toplayıp bir şey inşa etmeye başladığınızda, karakter sizin bedeninizde ister istemez başka bir forma bürünüyor. Oyuncuların ortaya koyduğu şeyler o kadar özgün ve güçlü oldu ki biz izlerken hiç “Burada Haluk abi mi var, burada Bülent Hoca’ya mı yaklaşıyoruz?” gibi bir hisse kapılmadık. Çünkü herkes bambaşka bir şey yapıyor.

Nagihan Gürkan:Gerçekten çok “biricik” bir iş oldu. Oyuncular kendi içlerinde bu süreci nasıl yaşadılar bilmiyorum ama reji tarafında benim ciddi bir kaygım vardı. Çünkü seyircinin “Ben bunu zaten filmde izledim, neden tekrar izliyorum?” dememesi için, bu hikâyeyi mutlaka teatral bir dile dönüştürmemiz gerekiyordu. Üstelik metin de kolay değil. Çok kısa sahneler var; bazen iki-üç repliklik bölümler. Sürekli mekân değişimi söz konusu. Bizim kırılma noktamız, Onur’la prova sürecinden önce metin üzerinde çalışmaya başlamamız oldu. Onur’un kafasında zaten bir çerçeve vardı. Biz de bunun üzerine çalışırken, dekor değişimlerini oyuncuların yaptığı bir dünya kurma fikrinde ortaklaştık.

Bu karar bizi inanılmaz derecede harekete geçirdi. Çünkü bu, tamamen tiyatroya özgü, son derece teatral bir yaklaşım. Başka bir yerde olamaz; sadece sahnede, “şimdi ve burada” gerçekleşebilir. Bu dili yakaladığımız an “Tamam, buradan yürür” dediğimiz bir gün oldu. Ondan sonra her şey çok daha akıcı ilerledi.

Beyti Engin:Bir de Cem’in dahil olmasıyla o dünya bambaşka bir yere taşındı. Işık tasarımıyla birlikte…

Nagihan Gürkan:Evet, Barış’ın dekoru, Cem’in ışığı… Hepsi bir araya gelince gerçekten sahneye ait çok güçlü bir dil kuruldu. Zaten ekip olarak da çok........

© Kısa Dalga