menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yapay Zekâ Çağında Eğitim: (3)

24 0
15.01.2026

Mesleki Eğitim, Emek ve Yapay Zekâ

Yapay zekâ çağında en çok konuşulan şey “geleceğin meslekleri”. En parlak sunumlar bu başlıkla açılıyor; en büyük bütçeler bu başlıkla meşrulaştırılıyor. Ama en az konuşulan şey hâlâ aynı: emeğin kendisi.

Çünkü “gelecek meslekler” dediğimiz şey, çoğu zaman bir teknoloji hikâyesi gibi anlatılıyor; oysa gerçekte bu, derin bir değer hikâyesidir. Kimin işi kutsal sayılacak, kimin işi görünmez kalacak? Kimin zihni “yaratıcı”, kimin eli “sıradan” ilan edilecek? Kimin emeği korunacak, kimin emeği “otomasyon riski” başlığı altında kaderine terk edilecek?

İşte bu yüzden bu yazı dizisinin bu bölümü serttir. Sertliği öfkeden değil; hakikatin ağırlığından alır. Çünkü mesele sadece eğitim değildir. Mesele sadece istihdam değildir. Mesele, bir toplumun kendine şu soruyu sorup soramayacağıdır:
Emek dediğimiz şey, yalnızca bir maliyet midir; yoksa insanın dünyayla kurduğu onurlu bağ mı?

Bu soruyu hakkıyla soran düşünürlerden biri John Dewey’dir. Dewey’nin eğitim felsefesinin kalbinde, çoğu zaman fark edilmeyen ama bütün yapıyı taşıyan temel bir itiraz vardır: zihinle el arasındaki hiyerarşiye itiraz. Modern eğitim, yüzyıllardır zihni yüceltti, eli küçülttü. Kitabı “yüksek”, atölyeyi “ikinci” saydı. Ve sonra şaşırdı: Neden gençler mesleki eğitimden kaçıyor? Neden emek değersizleşiyor? Neden demokrasi, geniş kitlelerin hayatına değmiyor?

Dewey burada neredeyse bir aforizma kurar gibi konuşur:
Okul, hayatın provası değil; hayatın kendisi olmalıdır.
Hayatın kendisi ise yalnızca metinlerden ibaret değildir. Hayat; tamirdir, üretimdir, bakım vermektir, pişirmektir, inşa etmektir, ölçmektir, biçmektir, sürmektir. Ve bu alanlar eğitimden aşağı sayıldığında, yalnızca meslekler değil, toplumsal bağlar da zayıflar.

Bugün yapay zekâ, bu eski yarayı iki şekilde büyütebilir: Ya emeği daha da görünmez kılar; ya da emeğe yeni bir itibar alanı açar. Hangisi olacağı, teknolojinin gücünden değil; eğitim felsefesinin yönünden bellidir.

I. Mesleki Eğitim Neden Hâlâ “İkinci Yol” Muamelesi Görüyor?

Mesleki eğitim üzerine konuşurken dilimiz bile bizi ele verir. Çoğu yerde “meslek lisesi” cümlesinin altına görünmez bir parantez eklenir:
(Olmadıysa…)

Bu parantez masum değildir. Çünkü “olmadıysa” çoğu zaman şunu ifade eder:
Akademik olarak yapamadıysa.
Sınavlarda başarılı olamadıysa.
Üniversiteye giremediyse.
Beyaz yakalı bir yol açılmadıysa.

Yani mesleki eğitim, bilinçli bir tercih olarak değil; akademik sistemde elenmenin ardından kalan yol olarak kodlanır.

Bu ifade resmî metinlerde yazmaz; ama okul koridorlarında dolaşır. Bütçelerde görünür. İmaj kampanyalarında hissedilir. Aile sohbetlerinde fısıldanır.
Ve böylece bir ülke, kendi ellerini incitir.

Çünkü mesleki eğitim “ikinci yol” olduğunda, yalnızca öğrenciler değil, toplum da kaybeder. İş gücü piyasası açısından kaybeder, evet; ama daha derin bir şey kaybeder: üretmenin anlamını kaybeder. Bir süre sonra “iş” yalnızca para kazanmak olur; “emek” yalnızca yorulmak olur; “ustalık” yalnızca tekrar gibi algılanır.

Oysa emek, doğru kurulduğunda insanın dünyaya bıraktığı imzadır. Bir marangozun tahtaya verdiği biçim yalnızca teknik değildir; estetik bir karardır. Bir teknisyenin arızayı çözmesi yalnızca iş bitirmek değildir; bir problem çözme aklıdır. Bir aşçının yemeği yalnızca karın doyurmaz; kültür taşır.

Dewey’nin itirazı tam buradadır: Eğitimin görevi, insanı yalnızca bir “iş”e yerleştirmek değil; insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi anlamlı kılmaktır. Mesleki eğitim, bu........

© Kıbrıs Postası