Aynı toprağa ait olmaktan onur duyduğum: Ulus Baker
Bazı insanlar doğdukları ülkenin nüfusuna yazılırlar. Bazılarıysa o ülkenin vicdanına.
Ulus Baker, benim için ikincisidir.
Onu, aynı toprağa ait olmaktan onur duyduğum birkaç insandan biri olarak tanımlarım. Çünkü bir coğrafyaya değer kazandıran yalnızca onun dağları, denizleri, şehirleri ya da siyasi sınırları değildir. Bir coğrafyanın gerçek büyüklüğü, dünyaya hangi zihinleri armağan ettiğiyle ölçülür. Kıbrıs, Ulus Baker gibi bir zihnin köklerini taşıdığı için, düşünce tarihine bırakılmış küçük fakat son derece derin bir imzadır.
Ulus Baker, Kıbrıslı Türk şair Pembe Marmara ile psikiyatrist Sedat Baker’in oğluydu. Leningrad’da dünyaya geldi; fakat ailesiyle, kültürüyle ve düşünsel hafızasıyla Kıbrıs Türk toplumunun yetiştirdiği en özgün isimlerden biri oldu. Sosyolojiden felsefeye, sinemadan edebiyata, Spinoza’dan Deleuze’e uzanan geniş bir düşünce evreninde yaşadı. Ancak onu önemli yapan, kaç filozof okuduğu ya da kaç dil bildiği değildi. Onu önemli yapan, düşünceyi akademik bir gösteriye dönüştürmeden yaşayabilmesiydi.
Ulus Baker düşünce üretmiyordu yalnızca; düşüncenin insanın içinde nasıl yaşadığını gösteriyordu.
Bugün akademik dünyanın büyük bölümü, düşünceyi ünvanların, atıf sayılarının, indekslerin ve konferans salonlarının içine hapsetmiş durumda. Ulus Baker ise düşüncenin bir özgeçmiş maddesi değil, bir varoluş biçimi olduğunu biliyordu. Bu yüzden onun cümleleri, akademik metinlerin steril koridorlarında değil; hayatın, sanatın, politikanın ve insan ruhunun birbirine karıştığı yerde kuruluyordu.
Onu okurken bir profesörün ders notlarını okumazsınız. Düşünen bir insanın zihninden geçen elektriğe dokunursunuz.
Belki de bu nedenle Ulus Baker’in Orhan Pamuk hakkındaki sözleri hâlâ bu kadar rahatsız edicidir. Çünkü Baker, edebiyatın dokunulmaz ilan edilmiş isimleri karşısında eğilip bükülmez. Ödüllerin, satış rakamlarının, yayınevlerinin ya da uluslararası kültür çevrelerinin oluşturduğu itibara teslim olmaz. Eserin önündeki etiketi kaldırır ve geriye kalan metne bakar.
İşte asıl eleştirmenlik budur.
Ulus Baker’in Orhan Pamuk’a yönelik eleştirilerini yalnızca “bir yazarın başka bir yazarı beğenmemesi” şeklinde okumak büyük bir yanılgıdır. Onun itirazı kişisel değildir. Hatta mesele yalnızca Orhan Pamuk da değildir. Baker’in asıl karşı çıktığı şey; edebiyatın kültür endüstrisinin, yayın piyasasının ve uluslararası prestij sisteminin bir parçasına dönüşmesidir.
“Akşam Biraz Fazla Kaçırmışım, Ne Serüvendi Ama!” başlıklı yazısında Türkiye’deki yayıncılık düzenine, çok satan yazarların konumuna ve edebiyat piyasasının işleyişine bakar. Yazı ilk olarak Virgül dergisinin Eylül 1998 tarihli 11. sayısında yayımlanmıştır. Baker burada Murathan Mungan, Ahmet Altan, Latife Tekin ve Orhan Pamuk gibi dönemin önde gelen yazarlarının yayıncılık, korsan kitap ve telif sorunları etrafında kurdukları söylemi sorgular.
Baker’in sorusu açıktır:
Edebiyat, ne zaman bir hakikat arayışı olmaktan çıkıp piyasanın kendisini yeniden üretme aracına........
