menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Pakistan’da tıkanan diplomasi: Hürmüz Boğazı ve nükleer satranç

18 0
15.04.2026

Dünya ekonomisinin ve küresel enerji güvenliğinin şah damarı olan Hürmüz Boğazı, Mart 2026’da başlatılan ve bölgeyi bir ateş çemberine çeviren “OperationEpic Fury” sonrası, tarihin gördüğü en büyük “kilitlenme” sürecini yaşamaktadır. Bugün yalnızca sıcak çatışma ve askeri tehditlerin değil, aynı zamanda diplomatik açmazların ve ontolojik güvensizliklerin de merkezine yerleşmiş bu boğaz, uluslararası sistemin ne denli kırılgan ve çözüm üretme kapasitesinden uzak bir noktaya geldiğini çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. Pakistan’ın başkenti İslamabad’da kurulan müzakere masası, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın şahsında; aslında sadece iki devletin değil, iki taban tabana zıt dünya vizyonunun çarpışmasına sahne oldu. 21 saat süren yorgun ve gergin maratonun sonunda, “anlaşmasızlık” ile sonuçlanan süreç, uluslararası sistemin mevcut krizleri çözme kapasitesindeki dramatik erozyonu bir kez daha tüm çıplaklığıyla teyit etti. Burada gözden kaçmaması gereken önemli bir nokta, teknik ayrıntılarda kaybolan maddeler değil; tarafların birbirine karşı duyduğu ve telafisi gün geçtikçe zorlaşan “ontolojik güvensizlik”tir. İran tarafı, 40 günlük savaşın yıkımının tazminatını ve Lübnan’daki İsrail saldırılarının kayıtsız şartsız durdurulmasını “kırmızı çizgi” olarak masaya koyarken; Trump yönetimi ise “nükleer silah peşinde koşmama” taahhüdünü tek taraflı ve tartışmaya kapalı bir ön şart olarak dayatmıştır. Böylesi bir ortamda diplomasi, kelimeler kadar askeri güç ve tehdidin gölgesinde yürütülmektedir. ABD’nin görüşmeler sürerken Hürmüz Boğazı’na mayın temizleme gemileri göndermesi, “anlaşma yapsak da yapmasak da burayı askeri güçle açarız” mesajını açıkça vererek, diplomasiyi baskı aracı olarak kullanmanın ve askeri şantajın ne kadar belirleyici hale geldiğini gösterdi. Bu gelişmelerin Türkiye açısından anlamını analiz etmek, sadece bölgesel enerji ve ticaret güvenliği üzerinden değil, aynı zamanda jeopolitik rekabet ve ulusal güvenlik doktrini üzerinden de yeni bir değerlendirme yapmayı gerektiriyor. Türkiye, coğrafi konumu ve sahip olduğu diplomatik miras sayesinde, her zaman bölgesel krizlerde “istikrar adası” ve “arabulucu” rolüne talip olmuştur. Ancak gelinen noktada, Emekli Büyükelçi Ümit Yardım ve bölge uzmanı Arif Keskin’in de ısrarla belirttiği gibi, İran’ın Türkiye’yi NATO üyeliği........

© Kıbrıs Gazetesi