menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mavi vatan ve deniz hukukunda egemenlik kavramı – 2

9 0
31.03.2026

Uluslararası hukuk sistemi, devleti; belirli bir toprak parçası üzerinde egemenlik yetkisini kullanan ve bu egemenliği sürdüren siyasi bir varlık olarak tanımlar. Ancak tarihsel süreç içerisinde devletin egemenlik alanı yalnızca kara parçalarıyla sınırlı kalmamış; deniz alanları ve hava sahası da 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) ile uluslararası hukuk düzeninde devlet yetkisinin ayrılmaz unsurları olarak kesin yerini almıştır. Dolayısıyla bir millet için kara toprakları (Vatan) egemenlik bakımından ne ifade ediyorsa, deniz yetki alanları (Mavi Vatan) ve hava sahası (Gök Vatan) da tam olarak aynı hayati öneme sahiptir. Denizler artık yalnızca ulaşım ve ticaret yolları değil; enerji güvenliği, doğal kaynaklar ve jeostratejik hâkimiyet açısından devletler arası rekabetin merkezinde yer alan hayati alanlardır. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması meselesi, uluslararası hukukun gelişimini sürdüren en dinamik alanlarından biridir. UNCLOS bu alanda önemli bir dönüm noktası olmakla birlikte, uygulamada birçok konuda devletler arasında görüş ayrılıkları devam etmektedir. Bu nedenle deniz alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin uyuşmazlıklar, çoğu zaman uluslararası yargı kararları ve 1969 tarihli meşhur “Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı” (North Sea Continental Shelf) davasında olduğu gibi oluşan içtihatlar çerçevesinde çözümlenmektedir. Uluslararası hukukta devletin denizler üzerindeki yetkisi tek tip değildir; coğrafi alana göre değişen ve yetki alanlarını kökten şekillendiren “tam egemenlik” ve “egemen haklar” olmak üzere iki farklı statüdedir. Mavi Vatan’ı ve Gök Vatan’ı doğru anlamak için bu iki kavram arasındaki kritik ayrımı ve sınırları çok iyi bilmek gerekir. 1. Tam egemenlik (Sovereignty – Mutlak otorite alanları): Bu alanlar devletin “ülkesi” sayılır ve devlet burada yasama, yürütme ve yargı yetkisini eksiksiz, mutlak bir şekilde kullanır. Kapsamı; kara ülkesini, iç suları, karasularını ve bunların üzerindeki ulusal hava sahasını içine alır. Hukuki statü son derece nettir: Bu alanlarda devletin otoritesi tamdır; dışarıdan bir müdahale asla kabul edilemez. Karasuları üzerindeki hava sahası tam egemenlik alanıdır ve yabancı araçlar ancak devletin önceden rızası veya izniyle bu sahaya girebilir. 2. Egemen haklar (SovereignRights – sınırlı ve fonksiyonel yetki alanları): Karasularının ötesindeki Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) gibi alanları kapsar. Bu alanlar hukuken devletin “ülkesi” değil, “yetki alanı”dır. Devletin buradaki hakları sınırsız olmayıp; UNCLOS Madde 56 uyarınca deniz yatağı ve toprak altındaki doğal kaynakların araştırılması ve işletilmesi, canlı kaynakların korunması, yönetimi ve ekonomik amaçlı faaliyetler (petrol/doğalgaz arama, balıkçılık, rüzgâr enerjisi üretimi vb.) ile sınırlıdır. Ancak bu egemen haklar münhasırdır. Yani kıyı devleti bu haklarını kullanmasa bile, onun açık rızası olmadan hiç kimse bu alanlarda araştırma ve işletme faaliyetinde bulunamaz. Bu alanların üzerindeki su sütununda ise açık deniz serbestileri geçerlidir; ancak bu serbestiler kıyı devletinin Bitişik Bölge’deki denetim yetkilerini ve Kıta Sahanlığı ile MEB kapsamındaki egemen haklarını ihlal edecek şekilde kullanılamaz. Dolayısıyla, bir devletin kıta sahanlığında başka bir devletin gemisi serbestçe seyrüsefer yapabilir veya uçağı uçabilir; çünkü buradaki haklar tam egemenlik değil, fonksiyonel ve ekonomik amaçlı egemen haklardır. Bu noktada Kıta Sahanlığı ve MEB ayrımı da hayati önem taşır. Kıta sahanlığı hakları, toprağın denizin altındaki doğal uzantısı olması nedeniyle “başlangıçtan itibaren” (ab initio) ve “kendiliğinden” (ipsofacto) mevcuttur; kazanılması için bir ilan şartı aranmaz (UNCLOS, Madde 77). Kıta sahanlığında devletin tam egemenliği değil, egemen hakları söz konusudur. Ancak bu haklar münhasır nitelikte olup deniz tabanı ve toprak altındaki doğal kaynaklar üzerinde kıyı devletine tam tasarruf ve fiilî kontrol yetkisi sağlar. MEB ise su kütlesindeki canlı kaynakları da kapsar ve kıta sahanlığından farklı olarak uluslararası hukuka göre bir “ilan” (deklarasyon) gerektirir. 3. Hava sahası ve FIR arasındaki kritik farklar: Hava sahası (ulusal hava sahası), devletin tam ve münhasır egemenliği altındadır ve karasuları sınırının bittiği hatla (dikey sınır) kesin olarak sınırlıdır. Dikey sınır teorik olarak uzay sınırı sayılan Karman Hattı (100 km) olarak kabul edilse de, bunun üstü 1967 Dış Uzay Antlaşması’na göre “uzay” statüsündedir ve hiçbir devletin egemenliğine tabi değildir. Karman Hattı uluslararası hukukta pozitif bir sınır olarak kesin biçimde tanımlanmış değildir; daha çok teknik kabul görmüş bir referans noktasıdır. Öte yandan FIR (Uçuş Bilgi Bölgesi), karasularının ötesindeki uluslararası hava sahasında yer alır. FIR bir egemenlik alanı değil; uçuş emniyetini ve seyrüsefer güvenliğini sağlamak için üstlenilen teknik bir hizmet ve sorumluluk sahasıdır. Bu kapsamda, FIR hattını bir egemenlik sınırıymış gibi sunmaya çalışmak uluslararası hukuka tamamen aykırıdır. FIR düzenlemeleri 1944 tarihli Şikago Sözleşmesi ve ICAO düzenlemelerine dayanır. Tüm bu uluslararası deniz ve hava hukuku normlarını tek bir cümlede özetlemek gerekirse formül şudur: Karasularında devlet ‘sahibidir’. Kıta sahanlığında devlet ‘hak sahibidir’. FIR’da ise sadece ‘hizmet sağlayıcıdır.’


© Kıbrıs Gazetesi