Küresel enerji satrancı: “Destansı öfke”, Hürmüz darboğazı ve Güney Kıbrıs’taki hamleler – 2
Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere, Şubat ayı sonunda Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından İran’a yönelik olarak başlatılan “Destansı Öfke Operasyonu” (Operation Epic Fury), artık yalnızca bölgesel bir çatışma olmaktan çıkarak tam anlamıyla küresel bir kriz ve kaotik bir hâl almıştır. Başlangıçta hava saldırılarıyla sınırlı kalacağı öngörülen bu operasyonun, bugün küresel enerji piyasalarını derinden sarsan bir kara harekâtına dönüşmek üzere olduğu görülmektedir.
ABD Başkanı Trump’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı 48 saat içinde koşulsuz olarak açmaması durumunda elektrik santralleri dâhil tüm enerji altyapısının yerle bir edileceğini açıklaması, krizin geldiği korkunç boyutu gözler önüne sermektedir. Görünen o ki ABD’nin asıl hedefi sadece boğazı trafiğe açmak değil; Hark Adası gibi kritik enerji tesislerini de fiilen ele geçirerek küresel enerji piyasalarının kontrolünü tamamen kendi tekeline almaktır.
Hürmüz Boğazı: Küresel şah damarı
ABD’nin bu kadar agresifleşmesinin ve dünyayı ateşe atmasının temelinde ise Hürmüz Boğazı’nın eşsiz jeopolitik ve ekonomik matematiği yatmaktadır. Coğrafi olarak Umman ile İran arasında yer alan ve en dar noktasında sadece 33 kilometre genişliğinde olan bu boğazın, seyrüsefer yapılan güvenli koridoru yalnızca 3 kilometredir. Bu fiziksel darlık, Hürmüz’ü askerî olarak kapatılması en kolay, ancak temizlenmesi ve güvenli hâle getirilmesi en zor “darboğaz” yapmaktadır.
Hürmüz Boğazı, dünyada deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık %25-30’unun (günlük ortalama 20-21 milyon varil) geçtiği tek koridordur ve bu miktar küresel petrol tüketiminin beşte birine denk gelmektedir. Sadece ham petrol değil, küresel Sıvılaştırılmış Doğal Gaz (LNG) ticaretinin de yaklaşık %20’si bu buradan dünyaya pompalanmaktadır. Mart 2026 itibarıyla sevkiyatın durma noktasına gelmesiyle Brent petrolün anında 126 dolar seviyelerine fırlaması, bu damarın kesilmesinin dünya ekonomisini nasıl bir “şok dalgasına” soktuğunun en net kanıtıdır.
Hürmüz’ü Süveyş Kanalı veya Panama Kanalı gibi diğer suyollarından ayıran en kritik fark, kesinlikle alternatifinin olmamasıdır. Suudi Arabistan ve BAE’nin sınırlı kapasiteli boru hatları bir kenara bırakılırsa; Irak, Kuveyt ve Katar petrolünü dünyaya ulaştıracak başka hiçbir rota bulunmamaktadır.
Güney Pars ve Kuzey Kubbe
Krizin merkez üssünde ise Hürmüz Boğazı’nın kalbinde yer alan, İran ile Katar tarafından paylaşılan “Güney Pars ile Kuzey Kubbe” sahası bulunmaktadır. Tek başına dünyanın en büyük doğal gaz rezervi olan bu devasa alan, yaklaşık 51 trilyon metreküp yerinde gaz rezerviyle dünya üzerindeki toplam kanıtlanmış doğal gaz rezervlerinin %19’unu barındırmaktadır.
Katar, kendisine ait olan “Kuzey Kubbe” kısmıyla dünya rezervlerinin %13-14’ünü kontrol ederek küresel LNG piyasasının en stratejik aktörüdür. İran ise “Güney Pars” bölümü ve diğer kara sahalarıyla dünya rezervlerinin %17’sine (yaklaşık 34 trilyon metreküp) hükmederek, Rusya’nın ardından dünyada ikinci sıradadır. Rusya’nın %24’lük devasa payı da denkleme eklendiğinde; Rusya, İran ve Katar üçlüsü dünya gazının yarısından fazlasına (%50’yi aşan bir orana) hükmetmektedir. Bu dikkat çekici veriler, Hürmüz Boğazı’na yönelik herhangi bir askerî müdahalenin sadece bölgesel bir çatışma olmadığını; küresel sanayiyi ve insanların ısınma ihtiyacını doğrudan felç edebilecek bir etki yarattığını kanıtlamaktadır.
Asya’nın kaderi ve Pekin’in diplomatik gücü
Bu krizin en büyük mağdurları ise şüphesiz Asya devleridir. Boğazdan geçen petrolün %80’inden fazlası Asya pazarına akmaktadır. Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi sanayi devleri, enerji ihtiyaçlarının %75 ile %90’ını bu koridordan karşılamaktadır. Dolayısıyla buradaki bir blokaj, basit bir fiyat artışı değil; Asya sanayisi için doğrudan bir “enerji kesintisi” ve küresel tedarik zincirinin çöküşü demektir.
Çin’in bugüne kadar biriktirdiği yaklaşık 1.4 milyar varillik devasa stratejik petrol rezervleri şimdilik Pekin için bir tampon oluştursa da, bu stokların da bir sınırı vardır. Gelinen bu kritik eşikte; askerî operasyonların ve savaşın süresini füzeler veya uçak gemileri değil, Pekin yönetiminin Washington üzerindeki kuracağı ağır diplomatik ve ekonomik baskı belirleyecektir.
Bizlere düşen ise; bir yandan küresel enerji savaşlarının dünyayı nasıl uçuruma sürüklediğini analiz ederken, diğer yandan adeta bir “kalkan” bahanesiyle Kıbrıs’ın güneyine yığılan o devasa askerî gücün asıl niyetini asla gözden kaçırmamaktır. Türk tarafına düşen tam da bu tür çok bilinmeyenli denklemlerde uyanık kalmayı gerektirir.
