menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeşil ve mavinin arasında, rüzgarın kucağında

7 0
05.07.2026

Bir hayalin peşinden koşmaktı önceleri… Ama adım adım ve planlı bir şekilde ilerleyip tutkunu haline geldiğim demir atım ile Akdeniz’i aşıp Ege’ye kadar uzanmanın ayrıcalığını yaşadım

Hayatım boyunca uçuk hayaller peşinde koşmadım; hep çalışmakla yapabileceğim erişilebilir hayallerim oldu. Son 3 yıldır Levent (Kutay) dostum sayesinde motosiklete merak saldım. Önce küçük bir scooter ardından da cruiser tarzı bir motosiklet aldım.

500 cc motosikleti almamla birlikte adanın iki yakasında da deyim yerindeyse gitmediğim yer kalmadı. Demir atımla yaz kış gezdim, gezdikçe daha da sevdim.

Ve sürekli “Türkiye’de de sürmeliyim” cümleleri beynimi kemirmeye başladı. Öncelikle hayallerimden biri oldu. Haziranın ilk haftasında ise bu hayali gerçekleştirmenin mutluluğunu doyasıya yaşadım.

Uygar (Gardiyanoğlu) kardeşim ile uzun bir süredir konuşup planladığımız sürüşü hayata geçirmeye karar verdik. Aslında Ali (Temizel) kardeşimiz de bu planlamanın içerisindeydi ancak yaşadığı bir takım sağlık problemleri nedeniyle aramızda olamadı. (Olsun bu sefere dedik)

Ve bir öğle yemeğinde Akgünler işletmesinden 4-11 Haziran için biletlerimizi Hülya Hanım’ın da destekleriyle kestik. İkimizin de kafasındaki rota aynıydı; hem Ege ve Akdeniz’in eşsiz manzarasında motosiklet sürecek, hem de deniz ve eğlence keyfiyle motosiklet turunu harika bir tatile çevirecektik.

Planlama çerçevesinde hızlı bir deniz otobüsüyle Taşucu’na gidecek, dönüşte ise kamaralı büyük ve yavaş bir gemiyle de dönecektik. Bunu özellikle istemiştik ki; her iki yolculuğu da test edebileyim, bir sonraki turda daha net planlama yapabilelim.

Ve gün gelip çattı; müthiş bir heyecan sardı içimi. Henüz yola çıkmadan geçeceğimiz yolların videolarını izlemiş, nerelerde neler yapılabileceğine yönelik çalışmalarımızı yapmıştık ve bir an önce gemiden inip gazı açıp Akdeniz ve Ege’nin yeşil ve maviliğinde rüzgarın eşliğinde kaybolmak istiyordum.

Bu yazının konusu değil ama yazmazsam içimde kalır. Girne Limanı bir an önce özelleştirilmeli. Bu kadar ilkel bir hizmet anlayışı ülkemize yakışmıyor. Her yer deyim yerindeyse dökülüyor. Biz motosikletlerimizi gemi içerisine sürdük ama yolcuların taşındığı otobüsü sanırım yola çıkarsanız ilk 100 metrede yanıp kalacak derecede kötü. Burası liman, bir ülkeye giriş yaptığınız yer ve maalesef tam bir utanç noktası!

Bu düşüncelerle 3 saatlik deniz otobüsündeki gayet keyifli yolculuk sonrasında Taşucu’na vardık. Taşucu limanı bizim limanın 100 kat modern versiyonu ancak orada da ne bir bilgilendirici levha var, ne de sorup öğrenebileceğiniz bir birim. Koyun misali öndekilerini (daha önceden gelip işlem yaptıran tecrübeliler) takip edip buradaki işlemlerimizi de yaptırıp limandan çıktık.

İlk hedef Alanya…Gaza asıldık ve Taşucu’ndan çıktık.. Bir yanımız deniz bir yanımız dağ. Sürdükçe sürdük, keyiflendikçe keyiflendik. Yükseltilerin içerisindeki deniz manzaralı seralar yol boyu bizi takip etti. Araştırmadım ama Türkiye’nin sebze meyve üretiminin önemli bir bölümü muhtemelen bu coğrafyadan çıkıyordur. Zira fabrika görünümü andırmayacak kilometrelerce uzanan seralar dikkatten kaçamayacak dereceydi.

Keskin virajlı yollarda bir noktada mola kaçınılmaz. Yolumuzun üzerindeki Demirören köyünde durup bir kahve molası verdik. Burada hamur açan bir teyzemizin ellerinden çıkan sıcacık ıspanaklı gözlememizi yiyip, kahvelerimizi yudumlayıp yola devam ettik. Ortalama 300 kilometre günde gideceğimiz bir rotamız vardı. Ve bu rotanın ilk gününü tamamlamak için yeniden yola çıktık. Yol boyunca normal araçlardan çok tır, kamyon, kamyonet tarzında araçlarla yollarda debelendik resmen. Ve 4-5 saatlik yolculuğun ardından Alanya’ya ulaştık.

Rotamızı önceden yapmış olsak da hiçbir otelden yer ayırtmadık. “Kafamıza göre takılırız” diyerek o gün yola çıktığımızda gecesine kalacağımız oteli booking uygulamasından belirleyip devam ettik. Alanya’dan otelimizi de bu şekilde ayırttık ve Google map uygulaması sayesinde hiç kaybolmadan bir haftalık yolculuğu tamamladık.

İlk durak Alanya’daki otelimiz oldu. Otele giriş yaptıktan sonra hemen bir duş alıp, üzerlerimizi değiştirip şehre aktık. Alanya limanını gezip burada akşam yemeğimizi yedik. Ve elbette birer bira içmek için barların toplandığı alana yürüdük. Henüz sezonun başı olmasına rağmen oldukça kalabalık ve bolca turistin olduğunu gözlemledim. Keyifli bir günü burada noktalayıp otelimize geçtik.

Ulupınar köyü ve harika bir ortamda yemek deneyimi

Harika bir günün ardından ikinci gün için hazırdık; hedefte muhteşem manzaraları ile etüt ettiğimiz Kaş vardı. Ancak yol üzerinde çok güzel sahil ve tatil beldeleri bulunuyordu. Direkt Kaş’a sürmek yerine bu sahil beldelerine de girmeyi kararlaştırdık… Bu çerçevede ilk durağımız Antalya’nın Lara bölgesi oldu. Burada birbirinden muhteşem 5 yıldızlı tesislerin bulunduğu Kundu bölgesinde bir kahve molası vermek şarttı. Sıcak havaya rağmen turistlerin yollarda cirit attığı bir bölge. Buradaki kahve molamızın ardından Kemer’de Ulupınar köyünde durduk. Burada durmamızın bir nedeni vardı, zira burası ayaklarınızın altında akan nehir suyuyla serinleyip, yemyeşil ağaçların kaba gölgesinde soluk alabileceğiniz eşsiz bir yerdi. Sanırım adı Tropikal olan restoranda soluğu aldık.

Suyun akış sesinden nerdeyse konuştuğunuzu dahi duyamadığınız, yemeğinize eşlik eden ördeklerin güzelliğiyle müthiş serin bir ortamda harika yemeklerle muhteşem bir saat geçirdik. Resmen buradan kalkmak istemedim…

Ama yol uzundu ve bu harika ortamdan uzaklaşmak zorundaydık. Demir atlarımıza atlayıp yola devam ettik. Bu kez Finike’de harika bir manzara bizleri karşıladı. Gökliman koyunun olduğu noktada yine durup bol bol fotoğraf çektik. Tüm bunları yapmak elbette diğer bir bakış açısıyla zaman kaybıydı ve yeniden yola çıkmak gerekiyordu. Güneşin batmasına az bir zaman kala hedeflediğimiz Kaş’a vardık.

Beni Kaş’a bırakın… Ölene kadar burada yaşarım!

Tüm tur boyunca beni en çok etkileyen yer kesinlikle Kaş’tı. Kaş’ı gördüğüm anda resmen kendimden geçtim. Ömrümün geri kalanını burada geçirmeyi gerçekten çok istedim.

Kaş’ta hemen limanın birkaç sokak üzerinde çok güzel bir apart otelde odamızı tuttuk. Yine duş ve kısa bir dinlenme sonrasında Kaş’ı keşfetmek şarttı. Zaten avuç içi kadar küçük bir yerdi Kaş. Kuşbakışı izleyip aşık olduğum bu kent içine girdikçe bir o kadar daha beni kendine aşık bıraktı.

Balıkçı teknelerine nazır kurulan şehir, denizin dibindeki birbirinden güzel restoranlar ve küçük alışveriş merkezileri ile çok şirin bir görünümdeydi. Böyle bir yerde rakı-balık tahmin edersiniz ki kaçınılmazdı.. Uygar’la bu konuda çok konuşmamıza da gerek yoktu. Denizin dibindeki Yelken restorana oturup, harika müzikler eşliğinde rakı balık ile Kaş gecemize renk kattık.

Kaş’taki deniz manzaralı apart otelimizin balkonundan sabahın 7.00’sinde o temiz havayı içimize çekerek uyanmanın derin mutluluğunu yaşadık. Apart otel olunca sabah kahvaltısı da olmadığından motorlara atlayıp yeniden limana indik. Ama sabah daha 08.00 civarı Kaş daha uyanmamış. Bir delikanlı kafeyi henüz yeni açıyordu. Turun daha ikinci gününde rotadan sapmak isteyip Kaş’tan ayrılmak istemesem de kahvelerimizi içip yola çıkmaktan başka çarem yoktu. Bu harika turda içimde tek burukluk hissettiğim andı!..

Kaputaş plajı ve sevgilimin mezuniyet töreni

Antalya yolunda harika bir plaj var; Kaputaş plajı.. Yolun karşısındaki dağın devasa yarığının altında şekillenmiş muhteşem bir plaj. Mavinin en güzel hali. İnsanlar bu yol üzerindeki plaja deyim yerindeyse akın ediyor. Araçlarını yola park edip 10-15 metre inip bu güzel mavilikte harika zaman geçiriyor. Biz de motosikletlerimizle........

© Kıbrıs Gazetesi