Ufuktaki “Büyük Değişim” Demokratik Kapitalizmi Getirebilir mi ?
Ufuktaki “Büyük Değişim” Demokratik Kapitalizmi Getirebilir mi ?
Yaşamsal sorunlar olarak karşımıza dikilen iklim krizi ve gelir eşitsizliğinin, hem uluslarası barışı hem de kapitalist ekonomileri zorladığı ortada. Avusturyalı-Amerikan düşünür Karl Polanyi’ye göre böyle dönemler bir “büyük transformasyonu” oluşturma potansiyelini taşırken değişimin demokratik kapitalizme doğru olabileceği gibi faşizm yönünde de gerçekleşebileceğini göstermiştir. Bu yazıda demokratik kapitalizmin olabilirliği tartışılmaktadır.
Zamanın ruhunu, 1920’lerin faşist İtalya’sının genç yaşta kurbanı olan, Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin, çok bilinen sözleri gayet güzel anlatıyor: “Kriz tam da eskinin ölüyor olması, ama yerine yenisinin doğamamasından kaynaklanmaktadır; bu fetret devrinde de envaiçeşit marazi semptomlar ortaya çıkmaktadır.” (Hoare, Noewell,1971). Bizi bu günlere getiren politik ekonomi düzeninin geçmişini, 1944 Bretton Woods görüşmelerine kadar götürebiliriz. 1945 sonrasında, Amerika’nın liderliğinde gelişen büyük dönüşüm dünyayı demokratik kapitalizm ile tanıştırmıştı. Ancak, geçen zamanda yaşanan siyasi, ekolojik ve ekonomik gelişmeler, Karl Polanyi’nin 1944 tarihli klasiğinde ele aldığına benzer bir “büyük transformasyon” gereğini önümüze koyuyor. Bu çalışmada, önce demokrasi ve kapitalizmden ne anladığımız açıklanmaya çalışılmakta, sonra da demokratik kapitalizmin bizi bekleyen “büyük transformasyon” olabilmesinin şartları tartışılmaktadır.
Demokrasinin temelinde, Fransız ihtilalinin sloganı olan eşitlik, özgürlük ve toplumsal dayanışma vardır. Ancak, biz demokrasiden bahsederken konuyu daha ziyade ülkemiz gerçekleri ve tarihi bağlamında ele alacağız. Demos Yunancada halk demektir. Kratos ise güç veya erk diye çevrilebilir. Biz de demokrasiyi burada, halkın gücü veya Cumhuriyetimizin kurucu kavramlarından olan ulusun egemenliği olarak ele alıyoruz. Halkın gücünün oluşması için de eşitlik ile dayanışma kavramları öne çıkıyor ve özgürlüğü diğer ikisine bağlı olarak ifade etme gereği anlam kazanıyor. Bu yaklaşımın özellikle kalkınmakta olan ülkeler için önemli olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda, 1998 Nobel ödülü sahibi Amartya Sen’in “özgürlük için kalkınma” kavramı üzerinde durmaya değer. Buna göre, olumlu bir gelişmeyi olanaklı kılacak bir seçimi yapabilmek için özgür olmamız gerekir. Bu sadece inanç veya düşünce özgürlüğü demek değildir, bir “yapabilirliği” içerir. İdeallerin gerçekleşmesini sağlayabilecek yolda ilerleyebilme kapasitesine işaret eder. Yani, muktedir olmayı sağlayacak “işlevsellikleri” gerektirir. Mesela, akılcı bir seçim için seçenekler ve şartlarla ilgili gerekli bilgiye sahip olmak lazımdır. Doğru değerlendirmeleri yapabilmek için yeterli eğitimi almış olmak, sağlıklı olmak, özgün iradenin tezahürünü engelleyecek şartlardan ari olabilmek gerekir. Yani Sen, yaşamın çeşitli” işlevselliklerine” ulaşabilme kapasitesinin getireceği özgürlüğü öne çıkarmaktadır. Dolayısı ile, kişinin müspet seçim özgürlüğünden bahsedebilmek için asgari sosyal refah şartlarının devletçe sağlanmış olması esastır. Halkın bu temel özgürlüğü sağlanmadan toplumsal adaletten ve katılımcı demokrasiden bahsedemeyiz. Sen için kalkınma bu özgürlüklerin sağlanabilmesi sürecidir. Az gelişmişlik ve fakirlik özgürlükler önündeki en yaman engeldir, dolayısı ile bunların aşılması demokrasinin ön koşuludur.
Toplumsal adaletin ve halkın gücünün inşası, topyekûn kalkınmayı yani, bu özgürlüklerinin geliştirilmesi sürecini gerektirir. Sen’e göre ekonomik gelişme eğitim, sağlık ve kültür alanlarında köklü sosyal reformları da içermelidir. Dolayısı ile, Sen aynı zamanda kalkınmanın özgürlüğe bağlı olduğunu da söyler, yani kalkınmanın sosyal, siyasal ve kültürel boyutları ile daha da gelişmesi için özgürlükler önemlidir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) da görüşlerini benimsediği Sen için, kalkınma ve özgürlükler, eşitlik ve dayanışma kavramlarının güçlendirdiği bir demokrasi ortamını gerektirmektedir. Sen’den ilhamla, gelişmekte olan ülkelerde, eşitlik ve toplumsal dayanışma ortamı içinde toplumun fakirlikten, eğitimsizlikten, çaresizlikten özgürleşmesi ve her türlü beşerî hürriyete ve refaha ulaşabilmesinin demokrasinin hem şartı hem de ürünü olduğunu söyleyebiliriz.
Öte yandan, Sen’den 75 sene önce, genç Cumhuriyetimizin kurucu kavramlarının da bu paralelde olduğunu söylemeden geçemeyeceğiz. Örneğin, bu konular, bazı bölümleri Atatürk tarafından kaleme alınmış olan, Afet İnan ile Recep Peker’in yazdığı kitapta yer almaktadır. Burada, Atatürk’ün düşünce sisteminin dayandığı temel değerlerden biri olan özgürlüğün, insanın olanaklarını, yeteneklerini ve kişiliğini geliştirebilmesinin ve onurlu bir şekilde yaşayabilmesinin koşulu olduğunu görmekteyiz (Kocaman, 2023). Ancak, Atatürk’ün ifadesi ile “bir insanın hakkı, diğer bir insan için görev olmakta ve yine bir insanın görevi de diğer insanın hakkı demektir”. Devlet ise şöyle ele alınmaktadır: “Bilinmektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi esasına dayalı bir devlettir. Demokrasi ise esas anlamıyla, siyasi niteliktedir, düşünseldir, bireyseldir; eşitlik severdir. Demokrasinin bu esas noktalarına göre, vatandaşın siyasi hürriyet ve çalışmasını mümkün kılmak; vatandaşın ilmi, sosyal, sanat, ahlak gibi düşünsel alanlarda gelişimini sağlamak ile ilgilenmek ve vatandaşın milli egemenliğe kurallar çerçevesinde katılım hakkını ve bütün vatandaşların aynı siyasi haklara sahip olmalarını sağlamaktan oluşan noktalar, devletin, vatandaşa karşı başlıca görevlerinin sınırlarını gösteren işaretlerdir.”
Demokratik bir cumhuriyetin siyasi ve sosyal yapısını ele alan bu eser 1931 yılında “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” başlığı ile yayınlanmış ve ders kitabı olarak okutulmaya başlanmıştır. O dönemler faşizmin karanlığında, İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın sözleri ile, “Katastrof Çağını” yaşamakta olan Avrupa’nın çok ilerisinde olan bu görüşler, kitabın 1939’da yayından kaldırılması ile gündemden düşmüştür. Yani, güncelimizi hazırlayan süreç çok eskilere dayanmaktadır.
IMF’ye göre kapitalizm, özel aktörlerin menfaatlerini gözetecek şekilde mülk edindikleri ve mülklerini kontrol ettikleri, üretim ve talebin fiyatları, toplumun genel çıkarlarını da gözetecek şekilde, serbestçe pazarlarda belirlediği bir sistem olarak düşünülebilir. Kapitalistin esas vasfı kar etme amacıdır (Jahan, Mahmud, 2015). Kapitalizmi bu sınırlar içinde aldığımızda demokrasi ile, yani halkın egemenliği ile zorunlu bir çelişkisi olduğunu söyleyemeyiz. Ancak, neo-liberalizmin bazı dayatmaları devreye girince işler değişebiliyor.
İlk olarak, ekonomik pazarların kendini regüle etme özelliğinin olduğuna inanmayı sayabiliriz. Hal böyle olunca oluşabilecek bir ekonomik şok, serbest pazarların dengeyi tekrar bulma özelliği sayesinde bertaraf edilecektir. Dolayısı ile, ekonominin işleyişine, başta devlet tarafından olmak üzere, müdahale edilmemelidir. Oysa, demokrasinin yani halkın gücünün, gelişmesi için devlete emanet edilmiş olan sorumluluklar vardır. Bunlardan bir tanesi de ülkede yaratılan artık değerin hakça bölüşülmesi konusudur. Oysa, neo-klasik iktisadın önde gelenlerinden, Nobel ödülü sahibi Robert E. Lucas şöyle demektedir: “Sağlıklı bir iktisada zararlı olabilecek eğilimlerden en ayartıcısı, ve fikrimce en zehirlisi (gelir) dağılım(ı) konuları üzerinde odaklanmaktır……Fakir insanların hayatını iyileştirmek için güncel üretimi dağıtmanın değişik yollarını bulmanın potansiyeli, üretimi arttırmanın görünürdeki sonsuz potansiyeli yanında hiçbir şeydir.” (Lucas, 2004). Yani, burada Lucas sonuçlarını yıllardır gördüğümüz aşağı sızdırma ekonomisinden (trickle down economics) bahsediyor. Ama, gözlemlerimiz hiç de Lucas’ı destekler yönde değil. Dünyada gelir eşitsizliği yaşamsal bir sorun olarak karşımızda.
Bir diğer husus, aslında sosyal, siyasi, kültürel ve tarihi bir varlık olan insanı, geçerliliği çok tartışılır bazı ekonomik normlara göre tanımlamakla ilgili. Neo-liberal iktisadın öncülerinden bir başka Nobel ödül sahibi Gary Becker’in görüşü şöyle: “Ben diyorum ki, ekonomik yaklaşım tüm insan davranışını anlamak için değerli bir bütünleşik çatı oluşturur.” (Becker ve diğerleri, 1995). Becker’in ekonomik yaklaşımı da........
