menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

The Economist Dergisinin Daron Acemoğlu Eleştirisi Bize Ne Söylüyor? (II): Daron Acemoğlu’nun İdeolojik Pozisyonu ve “İşçi Sınıfı Liberalizmi”nin Politik Açmazları

26 0
26.09.2026

The Economist Dergisinin Daron Acemoğlu Eleştirisi Bize Ne Söylüyor? (II): Daron Acemoğlu’nun İdeolojik Pozisyonu ve “İşçi Sınıfı Liberalizmi”nin Politik Açmazları

YazarGülenay Baş Dinar

Acemoğlu’nun düşünceleri zamanla serbest piyasacı çizgiden devleti öne çıkaran müdahaleci bir anlayışa doğru evrilmiştir. Bu dönüşümün izini sürmek, The Economist’in yönelttiği sert eleştirilerin politik arka planını anlamak açısından sağlam bir zemin sunuyor.

Bu yazı dizisinin birinci bölümünde, The Economist dergisinin kuruluş tarihi olan 1843’ten bu yana tarafsız bir yayın organı olmaktan ziyade, sermaye, finans çevreleri ve iktidar bloklarının çıkarlarını gözeten ideolojik ve pragmatik bir çizgi benimsediğini neredeyse iki yüz yılı bulan tarihsel serüveninden hareketle ele almıştım. On dokuzuncu yüzyılda Marx’ın da dikkatini çeken bu sermaye ve iktidar odaklı yayıncılık anlayışının, derginin sonraki yüzyılda küresel ölçekte izleyeceği ideolojik hattın da değişmez bir omurgasını oluşturduğuna değinerek, Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” tezine ve refahın tabana yayılmasını amaçlayan kurumsal reform önerilerine yönelik sert saldırısını kuramsal ve metodolojik bir eleştiriden çok emeğin örgütsel kapasitesini ve kolektif alternatiflerin yeniden filizlenme olasılığını peşinen bastırmaya dönük bir ideolojik refleks olarak okumak gerektiğini ileri sürmüştüm.[1]

Bu ideolojik refleks göz önüne alındığında, tartışmayı asıl çarpıcı kılan unsur, yöneltilen eleştirinin benzer bir paradigmayı paylaşan, üstelik Nobel ödüllü “liberal” bir iktisatçıyı hedef almasıdır. Peki, temelde aynı cephede konumlanan bu iki güçlü aktör arasındaki ayrışma neden bugün su yüzüne çıktı? Bu ayrışmayı iki temel eksende okumak mümkündür. İlki, yapay zekânın tetiklediği yapısal dönüşüm karşısında derginin, sermayenin güncel ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda pragmatik bir pozisyon almasıdır.[2] İkincisi ise, Acemoğlu’nun kuramsal ve ideolojik pozisyonunun, zamanla yerleşik liberal düşünceye kıyasla çok daha eleştirel ve müdahaleci bir çizgiye doğru evrilmesidir.

İlk ihtimali bu yazı dizisinin bir sonraki bölümüne bırakarak bu metinde doğrudan ikinci olasılığa odaklanacağım. İlhan Can Özen Katman Portal’da yayımlanan makalesinde, Acemoğlu’nun ve ana akım iktisadın 1990’lardan bugüne uzanan düşünsel evrimini teorik açıdan ortaya koydu.[3] Ben de bu yazıda, Acemoğlu’nun liberal gelenek içindeki konumunun zaman içinde geçirdiği dönüşümü ideolojik ve politik perspektiften ele alarak son kitabında öne çıkan “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin politik açmazlarını tartışacağım.

Liberal Paradigmanın Sınırlarında Daron Acemoğlu’nun Yeni Kurumsalcılığı

Acemoğlu’nun eşitsizlik, yapay zekâ ve demokrasi gibi günümüzün en can alıcı kurumsal meselelerini odağına alması ve açtığı tartışmanın böylesine büyük bir etki yaratması, her şeyden önce ana akım iktisadın tarihsel süreçte üstlendiği ideolojik misyonu hatırlamayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü bugün ana akım olarak adlandırılan neoklasik iktisat, 1870’lerin başında Marx’ın Kapital’deki eleştirilerini etkisiz kılmaya ve kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri görünmez kılıp meşrulaştırmaya yönelik bir paradigma inşası olarak hayata geçirilmiştir. Nitekim bu paradigma, aşırı soyut varsayımlar aracılığıyla, piyasaların kaçınılmaz olarak dengeye yöneldiğini, gelir bölüşümünün üretim faktörlerinin marjinal katkısına göre adil bir biçimde gerçekleştiğini ve sınıf çatışması yerine toplumsal uyumun egemen olduğunu öne süren yeni bir kuramsal çerçeve ortaya koymuştur.[4]

Dolayısıyla, neoklasik teori, her zaman bir yandan değer yargılarından arındırılmış nesnel bir bilim gibi işlediğini iddia etmesine karşın mevcut sosyo-ekonomik düzeni meşrulaştırmayı amaçlayan ideolojik bir yönelime sahip olmuştur. Bu ideolojik yönelim doğrultusunda kurumsal yapılar analizin dışına itilmiş; birey ise homo-economicus kurgusuna hapsedilmiştir. Bu indirgemeciliğe ilk köklü itiraz kurumları tarihsel ve evrimsel bir bakış açısıyla ele alan Thorstein Veblen öncülüğündeki Orijinal Kurumsal İktisat (OKİ) geleneğinden geldi.[5]

Kurumları iktisadi analizin merkezine alarak modern kapitalizmin dinamiklerini ve çelişkilerini bu zemin üzerinden açıklayan OKİ, İkinci Dünya Savaşı sonrasında iktisatta matematiksel yöntemlerin hâkimiyet kurmaya başlamasıyla birlikte etkisini yitirdi. 1970’lerden itibaren neoklasik iktisadın somut iktisadi olguları açıklamakta yetersiz kalması ise Douglass North ve Oliver Willamson öncülüğünde Yeni Kurumsal İktisat’ın (YKİ) doğuşuna zemin hazırladı. Neoklasik iktisadın aşırı soyut varsayımlarını eksik bilgi, sınırlı rasyonalite ve pozitif işlem maliyetleri ile esneten YKİ, mülkiyet hakları ve sözleşmeler üzerinden kurumları dışsal bir veri olmaktan çıkarıp neoklasik araçlarla modellenebilen “kural ve kısıtlar mekanizması” haline getirmiştir.[6] OKİ’taki köklü paradigma değişiminin aksine liberal ideolojinin meşruiyetini sağlamaya odaklanan bu yaklaşım, kurumları yalnızca piyasanın işleyişi ve kaynak tahsisi sınırları içinde ele almıştır. Orijinal kurumsalcı geleneğin tarihsel ve kültürel perspektifinin aksine YKİ, kurumların arkasındaki sınıfsal çatışmaları ve iktidar ilişkilerini görünmez kılarak neoklasik iktisadın özel mülkiyeti ve serbest piyasayı kutsayan ideolojik işlevinin bir sürdürücüsü olmuştur.

Söz konusu piyasacı kurumsal anlayışın izleri Acemoğlu’nun erken dönem çalışmalarında açıkça görülmektedir.[7] Nitekim Simon Johnson ve James A. Robinson ile birlikte kaleme aldıkları “Karşılaştırmalı Gelişmenin Sömürgeci Kökenleri: Ampirik Bir Çalışma” (2001) başlıklı öncü makalede matematiksel ve ekonometrik yöntemler aracılığıyla ekonomik büyümenin ve kalkınmanın temel belirleyicisinin mülkiyet hakları, sözleşme hukuku ve serbest piyasa olduğu savunulur.[8] Tipik bir YKİ çizgisi taşıyan bu çalışma, devlete piyasa aksaklıklarını giderme ve özel mülkiyeti güvence altına almanın ötesinde bir rol biçmez.

İlk dönem çalışmalarında mülkiyet haklarını iktisadi etkinliğin ön koşulu sayan Acemoğlu, sonraki dönemde bu kurumları üreten siyasal rejimleri de benzer bir perspektifle ele almıştır. Nitekim, Robinson ile kaleme aldıkları Diktatörlük ve Demokrasinin İktisadi Kökenleri (2006) başlıklı çalışmada, “seçkinler” ile “kitleler” arasındaki güç mücadelesi rasyonel aktörlerin stratejik tercihlerine dayalı bir oyun teorisiyle modellenmiştir.[9] Demokrasinin “devrim tehdidiyle yüzleşen seçkinlerin bu maliyetten kaçınmak adına sunduğu rasyonel bir ödünleşme (trade-off)” olarak tanımlandığı modelde[10]; eşitsizlik düzeyi, orta sınıfın varlığı ve servetin yapısı, rejimin kalıcı bir demokrasiye evrilip evrilmeyeceğini belirleyen temel parametreler olarak sunulmuştur.[11] Piyasa mantığını doğrudan siyasete aktaran bu yaklaşım, toplumsal dinamikleri homojen iki grup arasındaki kar-zarar odaklı stratejik bir pazarlık zeminine indirgemiştir. Ayrıca, kurumları ideolojik normları, ahlaki talepleri ve kimlik dinamiklerini göz ardı ederek, aktörlerin manevra alanını belirleyen biçimsel teşvik ve kurallar bütünü olarak tanımlamakla yetinmiştir.[12]

Siyaseti ulusal ölçekte stratejik bir optimizasyon hesabına indirgeyen YKİ temelli bu yaklaşım, daha sonraki süreçte dünya tarihini ve küresel eşitsizlikleri açıklamayı hedefleyen makro bir kalkınma anlatısına doğru genişletilmiştir. Nitekim 2012 yılında yine Robinson ile kaleme aldıkları Ulusların Düşüşü kitabında “kapsayıcı kurumlar” ve “dışlayıcı kurumlar” ikiliği üzerinden, ülkeler arasındaki gelişme farkları ülkelerin tarihsel dönüm noktalarındaki kurumsal yapıları üzerinden açıklanır ve bu yapıların zamanla patika bağımlılığı üreterek uzun vadeli kalkınmayı belirlediği savunulur.[13] Neoklasik iktisadın aksine kurumları analize dahil eden bu yaklaşım, azgelişmişliği salt içsel dinamiklere indirgeyerek küresel kapitalizmin sömürü mekanizmalarını göz ardı eder.

Acemoğlu’nun erken çalışmalarında görülen piyasacı kurumsal anlayış, 2010’lu yılların sonuna gelindiğinde yerini çok daha müdahaleci bir devlet anlayışına bırakır. Bu anlamda, Robinson ile kaleme aldığı Dar Koridor (2019) başlıklı eser Acemoğlu’nun düşünsel serüveninde müdahaleci çizginin belirginleştiği temel bir dönüm noktasıdır. Bu eserde, Donald Trump’ın iktidara gelişi, Brexit ve küresel çapta yükselen sağ popülist dalga nedeniyle piyasa iyimserliği terk edilir ve kamu hizmetlerini güvenceye alan güçlü bir devlet ile bu devleti dizginleyen örgütlü bir sivil toplumun varlığı özgürlüğün temel koşulu olarak gösterilir.[14] Dolayısıyla, piyasa mekanizmasının tek başına iktisadi gelişmeyi sağlayamayacağı açıkça kabul edilirken, burada devlete piyasa aksaklıklarını gidermenin ötesinde bir işlev yüklenir. Böylelikle Anglosakson serbest piyasacı anlayışın ötesine geçilerek, kapsayıcı sosyal güvenlik ağlarına, güçlü sendikal temsile ve artan oranlı vergilendirmeye yaslanan “Prangalanmış Leviathan” adını verdikleri bir model önerilir.[15]

Dar Koridor’da kuramsallaştırılan bu “güçlü devlet”-“dinamik sivil toplum” dengesi Acemoğlu’nun “Covid Sonrası Devlet” (2020) başlıklı makalesinde daha somut bir politika önerisine doğru evrilir. Pandemi sonrası dönemde dünyanın önündeki dört olası gelecek senaryosunun tartışıldığı yazıda “Refah Devleti 3.0 Senaryosu” en kabul edilebilir seçenek olarak sunulur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen refah devletinin güncellenmiş hali olarak kabul edilebilecek bu senaryoda, devletin sağlık, sosyal güvenlik, regülasyon ve teknoloji yönetimindeki rolünün kalıcı olarak büyütülmesi savunulurken; devleti denetlemek ve dizginlemek konusunda sivil toplumun güçlendirilmesinin altı çizilir. Ayrıca, bu makalede teknolojinin çalışanları ikame eden değil, onların kapasitesini artıran ve yeni istihdam yaratan insan odaklı bir hatta doğru yönlendirilmesi konusunda devlete aktif bir sorumluluk verilir.[16]

Acemoğlu’nun söz konusu makalede önerdiği yeni refah devleti modeli, 2023 yılında Simon Johnson ile kaleme aldığı İktidar ve Teknoloji kitabında daha da olgunlaşır. Ana akım iktisadın piyasa dinamiklerinin teknolojiyi kendiliğinden toplum yararına kanalize edeceği varsayımının sorgulandığı bu çalışmada, denetimsiz otomasyon ve yapay zekâ uygulamalarının iddia edildiği gibi üretkenliği artırmadığına dikkat çekilir. Aksine bu teknolojilerin bölüşüm şokları yaratarak gelir eşitsizliğini derinleştirdiği, kitlelerin pazarlık gücünü zayıflattığı ve büyük teknoloji şirketlerinin siyasal süreçleri manipüle etmesine zemin hazırlayarak otoriter eğilimleri beslediği ileri sürülür.[17] Bu doğrultuda, vergi teşvikleri ve kamusal düzenlemeler aracılığıyla teknolojik gelişmenin çalışanların becerilerini destekleyecek bir biçimde devlet tarafından yönlendirilmesi savunulur.[18] Mülkiyet ilişkilerini ve üretim tarzını sorgulamaksızın meseleyi yalnızca teknoloji elitlerinin davranışları üzerinden kurgulayan bu yaklaşım, iktidar ilişkilerine dair oldukça sığ bir çerçeve ortaya koyar.[19]

İktidar ve Teknoloji’de temelleri atılan bu düşünceler, Acemoğlu’nun son kitabı Hangi Liberal Demokrasi (2026) çalışmasında liberal siyaset felsefi temelinde geniş bir şekilde tartışılır. Yapay zekâ ve otomasyonun tetiklediği bölüşüm krizine odaklanan bu eserde, ana akım iktisadın, teknolojinin verimliliği yükselterek tüm üretim faktörlerinin gelirden aldığı payı büyüteceğini ve böylece genel refahı artıracağını savunan iyimser bakışı açıkça terk edilir. Otomasyon ve yapay zekânın kendiliğinden nitelikli istihdam doğurmadığını, aksine sermayenin tekelci gücünü pekiştirip bölüşümü emek aleyhine bozduğunu vurgulayan Acemoğlu, bu eserde teknolojik ilerlemenin kâr hırsına terk edilemeyeceğinin altını çizer. Bu doğrultuda, vergi politikaları ve kamusal düzenlemeler aracılığıyla teknolojinin emeği ikame eden değil insan becerilerini tamamlayan bir doğrultuda devlet eliyle yönlendirilmesi gerektiğini güçlü bir şekilde savunur.[20]

Acemoğlu, “emek yanlısı yapay zekâ” adını verdiği bu vizyonu hayata geçirmek adına, kamu yararını gözeten denetim mekanizmalarının kurulmasını, çalışan eğitimine vergi teşviki sağlanmasını, teknoloji tekellerinin gücünün sınırlandırılmasını ve sendikaların sürece doğrudan dahil edilmesini önerir.[21] Neoklasik iktisadın emek piyasasındaki esnekliği zedeleyen ve ücret katılıklarını büyüten bir aksaklık olarak gördüğü sendikalar, hem otoriterleşmeyi engelleyen demokratik bir denge unsuru hem de teknolojiyi emek lehine dönüştürecek stratejik bir paydaş olarak tanımlanır.

Acemoğlu, teknolojik yönelimin kamusal regülasyonlar aracılığıyla emek lehine yönlendirilmesi gerektiği tezinden hareketle, doğrudan bölüşüm ilişkilerinin ve refah devletinin yeniden inşası tartışmasına yönelir. Bu doğrultuda ana akım iktisadın piyasa dengelerini bozucu saydığı yeniden dağıtım araçlarını kararlılıkla savunur. Önceleri “Refah Devleti 3.0” olarak, bu kitapta ise “işçi sınıfı liberalizmi” olarak adlandırdığı bu yaklaşım, devleti serbest piyasayı garanti eden pasif bir unsur olarak değil, kamusal yatırımlar, artan oranlı vergilendirme ve güçlü sosyal güvenlik ağları yoluyla gelir dağılımını düzelten ve tekelci yapıları dizginleyen dinamik bir aygıt olarak konumlandırır.

Acemoğlu’nun devlete ve yeniden bölüşüme yaptığı bu büyük vurgu liberalizmden köklü bir kopuşa işaret etse de onun sistem karşıtı bir ideolojiye yöneldiği söylenemez. Nitekim “işçi sınıfı liberalizmi” olarak adlandırdığı çerçeve, kapitalist üretim ilişkilerini ve özel mülkiyet rejimini köklü bir şekilde sorgulamaz; önerilen tüm çözümler sermaye birikim........

© Katman Portal