(U)mutsuzluk Çağı: Hakikat Üzerine (I)
(U)mutsuzluk Çağı: Hakikat Üzerine (I)
Mutsuzluk şu anla ilgiliyken, umutsuzluk gelecek ufkunda sistemik biçimde mutlu olmama durumunu ifade etmektedir. Gerçekliğin sunduğu soyut rakamlar yerine toplumun tecrübe ettiği hakikate odaklanan, eğitimi, emeği ve çalışma süresini insan onuruna yakışır biçimde kurgulayan bütüncül politika reformları, umutsuzluk çağını aşmanın yoludur.
Yazıya gerçek ve hakikat arasındaki fark ile başlamak isterim. TDK sözlüğünde anlam olarak aynı olmakla birlikte kullanım olarak farklı yazarların farklı anlamlar yüklediğini görüyoruz. Gerçek yalan olmayan, doğru olan şey olarak tanımlanırken, Arapça kökenli hakikat kelimesi de gerçek olarak tanımlanmaktadır. Arapçada gerçek, sabit ve doğru olmak anlamına gelen h-k-k kökünden türetilir ve gerçeklik, doğruluk ya da asıl olan durum manasındaki ḥaḳīḳat sözcüğünden alıntıdır. İşte bu yazıda Arapça’daki ikinci anlamı olan asıl olan durum anlamı daha çok vurgulanmaktadır. Sayılarla ifade edilen iktisadi veriler bize bir gerçeklik(!) sunabilmektedir ancak bu veri sadece gerçekliğin bir yönünü vermekte, niteliğini göstermemektedir. İşte bu nitelik ‘aslında doğru olan’ yani başka bir deyişle hakikattir. Örneğin kişi başına milli gelir bir gerçekliği ifade ederken, yoksullukla mücadele ederek hayatta kalmaya çalışan kitleler hakikatin tam kendisidir. Bu hakikat aslında mutsuzluğu ve umutsuzluğu yaratandır. Mutsuzluk belki de şu anla ilgiliyken, umutsuzluk bize gelecek ufkunda sistemik biçimde mutlu olmama durumunu ifade etmektedir.
21. yüzyılın ilk çeyreğinde küresel ölçekte yaşanan derin ekonomik krizler, tırmanan gelir eşitsizliği, güvencesiz istihdam biçimlerinin yaygınlaşması ve yapay zekâ odaklı teknolojik kırılmalar, toplumsal iyi oluşu ve refah algısını köklü bir biçimde dönüştürmektedir. Bu dönüşüm, bireyleri yalnızca anlık bir tatminsizlik veya mutsuzluk hissiyle baş başa bırakmamakta; gelecek ufkunda sistemik ve kalıcı bir mutlu olamama halini, yani yapısal bir umutsuzluk çağını inşa etmektedir. Geleneksel ve neoklasik iktisat öğretisi, makroekonomik performansı ve bireysel refahı çoğunlukla kişi başına düşen milli gelir, gayrisafi yurt içi hasıla artışı ve tüketim sepetinin büyüklüğü gibi nicel gerçeklikler üzerinden okuma eğilimindedir. Oysa sayılarla ifade edilen bu veriler iktisadi durumun yalnızca bir yönünü sunarken derinleşen yoksulluk, göreli yoksunluk, statü rekabeti ve özerklik kaybı altında ezilen kitlelerin tecrübe ettiği hakikati gizleme riski taşımaktadır. Bireysel refah ile iktisadi büyüme arasındaki bağın koptuğunu gösteren Easterlin Paradoksu, Veblen’in gösterişçi tüketim analizi, Duesenberry’nin göreli gelir hipotezi ve Marx’ın yabancılaşma kuramı bir arada değerlendirildiğinde; çağdaş kapitalizmde mutsuzluk ve umutsuzluğun bireysel psikolojik bir yetersizlik veya kişisel bir tercih değil, sınıfsal ilişkilerin ve üretim süreçlerinin ürettiği yapısal bir olgu olduğu görülmektedir. Bu yazı neoklasik refah iktisadının varsayımlarını sorgulayarak, mutsuzluk ve umutsuzluğu üretim, bölüşüm, güvencesizlik, dijitalleşme/yapay zekâ ve sosyal karşılaştırma mekanizmaları üzerinden politik iktisat çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır. Çalışmada, bireysel psikopatolojiye indirgenen öznel iyi oluş sorunu, Braverman’ın emek sürecindeki becerisizleştirme tezi, Gorz’un otomasyon-çalışma süresi ikilemi ve Standing’in prekaryalaşma analiziyle ilişkilendirilmekte; yapay zekâ çağında derinleşen bu sınıfsal ve metodolojik kriz karşısında kamusal ve kurumsal bir çıkış yolu aranmaktadır.
İktisat bilimi içinde refah iktisadının konusu olabilecek kavramsallaştırma, iktisadi büyümenin öznel oluşu ile ilintilidir. İktisadi büyümenin öznel iyi oluş ile olan bağının koptuğunu söylemek yanlış olmaz. Bu bağlamda Easterlin paradoksunun yeniden yorumlanması mümkündür. Easterlin paradoksu, belirli bir zaman diliminde mutluluğun hem ülkeler arasında hem de ülkeler içinde gelirle doğru orantılı olarak değiştiğini, ancak zaman içinde mutluluk ve gelirdeki uzun vadeli büyüme oranlarının önemli ölçüde ilişkili olmadığını belirtir. Çelişkinin temel nedeni toplumsal bir karşılaştırmadır. Belirli bir zaman diliminde, daha yüksek gelire sahip olanlar daha mutludur çünkü gelirlerini daha az şanslı olanların gelirleriyle karşılaştırırlar; bunun tersi de düşük gelire sahip olanlar için geçerlidir. Ancak zamanla, nüfus genelinde gelirler arttıkça, kişinin kendi geliriyle birlikte karşılaştırma grubunun gelirleri de artar ve bu durum, kişinin kendi gelirindeki artışın mutluluk üzerindeki olumlu etkisini ortadan kaldırır. Easterlin paradoksu neoklasik iktisat içinden çıkıp neoklasik refah yaklaşımını sorgulayan davranışsal/kurumsal bir çizgiye oldukça yakındır. Özellikle Duesenberry’nin göreli gelir hipotezi Easterlin’in yaklaşımının merkezindedir. Burada önemli olan, kişinin yalnızca ne kadar kazandığı değil, başkalarına kıyasla nerede bulunduğudur. Easterlin Paradoksu, aslında neoklasik iktisadın gelir artarken fayda da artar varsayımına önemli bir meydan okuma oluşturur. Ayrıca fayda sadece tüketim sepetine değil, sosyal sermaye ve boş zaman gibi piyasa dışı unsurlara bağlıdır. Zira standart yaklaşımda bireyin faydası büyük ölçüde kendi tüketim ve gelir düzeyi üzerinden düşünülürken, Easterlin başkalarının ne yaptığı ve ne kazandığı bireyin refah algısını değiştirir varsayımı üzerinden hareket etmektedir. Easterlin Paradoksu, doğal olarak Marksist değildir, fakat Marksist/neo-Marksist bir perspektiften oldukça verimli biçimde yorumlanabilir. Çünkü göreli gelir, statü rekabeti ve tüketim karşılaştırması, kapitalist toplumlarda insanların refahının yalnızca kullanım değerleriyle değil, toplumsal konumlarıyla belirlendiği fikrine bağlanabilir. Özellikle Veblen’in gösterişçi tüketim yaklaşımı ile Easterlin arasında güçlü bir teorik köprü kurmak mümkündür. Easterlin’e göre paradoksun eleştirmenleri, kesitsel verilerde veya kısa vadeli zaman serisi dalgalanmalarında mutluluğun........
