İktisadi Analizde Veri ve Ölçüm Sorunu: Güvenilirlik, Manipülasyon ve Ekonometrik Çıkarım
İktisadi Analizde Veri ve Ölçüm Sorunu: Güvenilirlik, Manipülasyon ve Ekonometrik Çıkarım
Ekonomi büyürken neden geçim zorlaşıyor? İşsizlik düşerken neden iş bulmak kolaylaşmıyor? Ücret artarken neden satın alabildiklerimiz azalıyor?
Arthur Conan Doyle’un Sherlock Holmes’a söylettiği ünlü söz, ampirik araştırmanın en yalın savunmalarından biridir: “Veri, veri lazım! … Kil olmadan tuğla yapamam.”[1] (Doyle, 1892/2016, s. 284). Holmes için veri kildir; veri olmadan çıkarımın tuğlalarını örmek mümkün değildir. İktisat için de durum farklı değildir. Enflasyonun yükselip yükselmediğini, işsizliğin azalıp azalmadığını, reel ücretlerin gerileyip gerilemediğini veya uygulanan bir politikanın sonuçlarını veri olmadan tartışmak, sınanabilir bilimsel önermelerden çok kanaat üretmek anlamına gelir.
Fakat Holmes’un haklılığı bizi başka bir tehlikeye sürüklememelidir: veriyi gerçekliğin kendisi sanmak. Ölçülebilir olanı gerçek olanla özdeşleştiren güçlü pozitivist eğilim, sosyal bilimlerde özellikle iktisat için ciddi bir metodolojik sorun yaratabilir. Çünkü ekonomik veriler doğada keşfedilmeyi bekleyen nesneler değildir. “Enflasyon”, “işsizlik”, “reel ücret”, “yoksulluk” veya “milli gelir” önce kavramsallaştırılır, ardından belirli tanımlar ve yöntemler aracılığıyla ölçülebilir hâle getirilir ve ancak bundan sonra rakama dönüşür. Dolayısıyla elimizdeki veri, ekonomik gerçekliğin kendisi değil, o gerçekliğin belirli kurumsal ve metodolojik tercihler aracılığıyla oluşturulmuş temsilidir.
Holmes’un veriye duyulan ihtiyacı vurgulayan sözünün karşısına, istatistiklerin güvenilirliğine ilişkin kuşkuyu dile getiren ve Winston Churchill’e yaygın biçimde atfedilen, ancak kaynağı doğrulanamamış şu söz konulabilir: ‘Yalnızca kendi çarpıttığım istatistiklere inanırım. “Yalnızca kendi çarpıttığım istatistiklere inanırım.”[2] Sözün Churchill’e ait olduğuna dair güvenilir kanıt bulunmaması ironiyi daha da anlamlı hâle getirir: istatistiklere ilişkin bir sözün kendisinin bile güvenilirliği sorgulanabilmektedir. Bu nedenle söz burada Churchill’in doğrulanmış bir ifadesi olarak değil, istatistiklerin üretim ve kullanım süreçlerine ilişkin yerleşik bir kuşkuyu temsil eden, aidiyeti doğrulanmamış bir deyiş olarak kullanılmaktadır.
Bu iki uç arasında iktisat için daha savunulabilir bir konum bulunmaktadır. Veri vazgeçilmezdir, fakat veri her şey değildir. Asıl mesele yalnızca daha çok veri toplamak değil; neyi ölçtüğümüzü, nasıl ölçtüğümüzü ve elde ettiğimiz ölçümün açıklamak istediğimiz ekonomik gerçekliği ne ölçüde temsil ettiğini sorgulamaktır. Çünkü ekonomik gerçekliği anlamaya yönelik analiz, önce kavramların tanımlanmasıyla başlar; bu kavramları temsil eden göstergelerin seçilmesi ve ölçülmesiyle veriler üretilir, bu veriler ekonometrik modellerde kullanılarak ampirik sonuçlara ulaşılır ve bu sonuçlardan politika önerileri geliştirilir. Dolayısıyla ölçümdeki sorunlar bütün bu süreci etkiler; zincirin başlangıcındaki sorun, en gelişmiş ekonometrik tekniklerle bile tam anlamıyla ortadan kaldırılamaz.
Veriye karşı değil, veri fetişizmine karşı
Verinin önemini vurgulamak, pozitivizmin bütün epistemolojik öncüllerini kabul etmeyi gerektirmez. Ampirik gözlem, teorilerin sınanabilmesi ve ekonomik iddiaların keyfî kanaatlerden ayrılabilmesi açısından vazgeçilmezdir. Ancak ampirik olanla ölçülebilir olanı, ölçülebilir olanla da gerçek olanı özdeşleştirmek farklı bir iddiadır.
Eleştirel gerçekçiliğin bu noktadaki katkısı önemlidir. Bhaskar’ın (1975) ve sosyal bilimlerde Sayer’in (1992) geliştirdiği yaklaşım, gözlenen olaylarla bu olayları üreten yapısal mekanizmalar arasında ayrım yapar. Gözlemlediğimiz veri, gerçekliğin tamamı değil, daha derindeki mekanizmaların belirli koşullar altında ortaya çıkan görünümüdür. Bu nedenle açıklama, yalnızca “ne oldu?” sorusuna değil, “bunu hangi mekanizmalar üretti?” sorusuna da cevap vermelidir (Fleetwood, 2005).
İktisatta bunun açık örnekleri vardır. GSYH artabilir fakat hanelerin çoğunluğunun refahı artmayabilir. İşsizlik oranı düşebilir fakat atıl işgücü yükselebilir. Ortalama reel ücret artarken medyan çalışanın satın alma gücü düşebilir. Tüketici fiyat endeksi belirli bir oranda yükselirken düşük gelirli hanelerin karşılaştığı yaşam maliyeti çok daha hızlı artabilir. Burada rakamların mutlaka yanlış olması gerekmez. Sorun, göstergenin ekonomik kavramın yalnızca belirli bir boyutunu temsil etmesidir.
Bu nedenle ilk soru “veri var mı?” değil, “neyi ölçüyoruz?” olmalıdır.
İşsizlik iyi bir örnektir. İstatistiksel anlamda “işsiz” olmak, gündelik dilde çalışmıyor olmakla aynı değildir. İşgücüne dahil olma, belirli bir referans döneminde iş arama, çalışmaya hazır olma gibi ölçütler kullanılır. Çalışmak isteyen fakat uzun süredir iş bulamayacağına inandığı için aktif olarak iş aramayan biri, dar tanımlı işsizlik göstergesinde işsiz sayılmayabilir. Bu ölçüm teknik olarak yanlış değildir; fakat “ekonomide kullanılmayan emek kapasitesi ne kadardır?” sorusuna tek başına yeterli cevap vermez.
Türkiye bu bakımdan öğreticidir. TÜİK Mart 2024 için dar tanımlı işsizlik oranını yüzde 8,6, atıl işgücü oranını ise yüzde 24,1 olarak açıklamıştır. 2025 yılına ilişkin yıllık verilerde atıl işgücü oranı yüzde 29,7’ye kadar yükselmiştir (TÜİK, 2024b, 2026). Aynı kurum tarafından üretilen iki gösterge, birbirine zıt değil, farklı soruların cevaplarıdır. Sorun, siyasal veya kamusal tartışmada bunlardan yalnızca birinin “işsizliğin gerçek göstergesi” gibi sunulması halinde başlar. Burada veri hatasından çok gösterge seçimi problemi vardır.
Enflasyonda sorun daha karmaşıktır. “Fiyatlar ne kadar arttı?” sorusu görünüşte son derece basittir. Fakat hangi fiyatların, hangi tüketim sepetinin, hangi ağırlıklarla, hangi bölgelerden, hangi satış noktalarından ve hangi kalite düzeltmeleriyle ölçüldüğü sonucu etkiler. Ortalama bir tüketici sepeti, hiç kimsenin gerçek tüketim sepeti olmayabilir. Düşük gelirli haneler gelirlerinin daha büyük bölümünü gıda, kira ve enerjiye ayırıyorsa, bu kalemlerdeki hızlı fiyat artışları onların yaşadığı enflasyonu ortalama endeksten uzaklaştırabilir.
Türkiye’de TÜİK’in Aralık 2023 için açıkladığı yıllık TÜFE artışı yüzde 64,77 iken ENAG aynı dönem için yüzde 127,21 açıklamıştır. 5 Ekim 2026’da açıklanan Eylül 2026 verilerinde yıllık enflasyon TÜİK’e göre yüzde 29,73, ENAG’a göre yüzde 46,61 olmuştur. Enflasyon oranları gerilemiş olsa da iki kurumun ölçümleri arasındaki belirgin ayrışma sürmektedir (TÜİK, 2024a, 2026; ENAG, 2024, 2026). Bu farkın varlığı, ENAG’ın zorunlu olarak “doğru”, TÜİK’in de zorunlu olarak “yanlış” olduğu anlamına gelmez. Fakat iki seri arasındaki kalıcı ve büyük ayrışma, resmî ölçüm sistemine ilişkin kamusal güven sorununun önemli bir göstergesidir. Alternatif endekslerin yükselişini bu nedenle resmî verinin yerine geçen yeni bir “hakikat” olarak değil, resmî ölçümün doğrulanmasına yönelik toplumsal talebin bir belirtisi olarak görmek daha uygundur.
“Neyi ölçüyoruz?” sorusundan........
