“Halkın dinî duygularını istismar”ın tuhaf geri dönüşü
Süleymancılara yönelik son operasyona bakınca insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Türkiye yaklaşık yüz yıldır cemaatlerle neden aynı hikâyeyi tekrar tekrar yaşıyor?
Önce devlet dini hayatı kendi istediği kalıba sokmaya çalışıyor. Bunun dışında kalan dini yapıları yasaklıyor, yeraltına itiyor. Sonra yeraltında büyüyen bu yapılar karşısında şaşırıyor. Bir süre onları kontrol etmeye, kullanmaya, siyaset üzerinden kendisine bağlamaya çalışıyor. En sonunda da devletin içinden ya da ekonominin içinde fazla güçlendiklerine karar verip büyük bir operasyonla üzerlerine gidiyor.
Süleymancıların neredeyse yüz yıllık tarihi tam olarak böyle bir hikâye.
Her şey 1924’te medreselerin kapatılmasıyla başladı.
Osmanlı’nın son döneminde medrese hocası olan Süleyman Hilmi Tunahan, yeni rejimin dini eğitim sistemini tasfiye etmesinden sonra talebelerini devletin dışında yetiştirmeye başladı.
Tunahan başlangıçta arkadaşlarıyla birlikte camilerde fahri olarak dini eğitim vermek için devletten izin istedi. İzin verilmedi.
Böylece dersler evlerde, çiftliklerde, gizlice yapılmaya başladı.
Yeraltına inmiş dini devletçikler”
Aslında Cumhuriyet’in cemaat meselesinin özeti de bu. Osmanlı’da tekke, zaviye, medrese gibi devletin bildiği ve hukuki statüsü bulunan dini kurumlar vardı. Cumhuriyet bunları kapattı ama insanların dini ihtiyaçlarını ve toplumsal bağlarını ortadan kaldıramadı. Eski kurumların yerini bu kez hukuken dernek, vakıf, Kur’an kursu, öğrenci yurdu olan ama aralarında görünmeyen bir hiyerarşi ve aidiyet bulunan cemaatler aldı. 1950’de Demokrat Parti iktidarıyla baskılar gevşeyince Süleymancılar yeraltından çıktı. Kur’an kursları açıldı, dernekler kuruldu. Tunahan yetiştirdiği öğrencileri Diyanet sınavlarına sokmaya başladı. İmam, vaiz, müftü oldular. Yani dün devletin yasakladığı dini........
