Başladığımız noktaya geri mi döndük?
Amerika ve İsrail’in gerçekleştirdikleri örtülü ve açık sayısız müdahalenin ardından 28 Şubat’ta İran’a karşı kapsamlı bir saldırı başlatmasıyla, Türkiye’nin güvenliğini ve esenliğini tehdit edebilecek iki olası senaryo ortaya çıkmıştı: İlki, İran rejiminin çöküp yerini kaosa bırakması; ikincisi ise savaşın uzayıp bölgeselleşmesi ve devlet dışı unsurları da içine çekmesiydi. Her iki senaryoda da Türkiye mali, siyasi ve askerî açıdan zorlanabilir, tatsız tercihler yapmak durumunda kalabilirdi.
Neyse ki ilki gerçekleşmedi, ABD-İsrail ortak planı işlemedi. Haziran’da da taraflar —yani Amerika ve İran— Pakistan’ın arabuluculuğu; Türkiye, Mısır ve Katar gibi ülkelerin diplomatik desteğiyle 14 maddelik bir Mutabakat Zaptı üzerinde anlaştı. 60 gün içinde savaşın gerekçesi olan nükleer programın geleceğini konuşmayı, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş rejimini belirlemeyi, karşılıklı güvenlik garantilerinde uzlaşmayı, ambargo ve yaptırımları kademeli olarak kaldırmayı taahhüt etti. Böylece dünya da Türkiye de rahat bir nefes aldı.
Ancak bu huzur uzun sürmedi. Bir yandan İsrail’in savaşı sürdürme ve elbette genişletme arzusu, diğer yandan İran’ın maksimalist talepleri, Ankara NATO Zirvesi sırasında mutabakatın çökmesine yol açtı. Savaş yeniden başladı; Hürmüz Boğazı açılmadan kapandı ve karşılıklı salvolar tekrar devreye girdi. Savaş daha da bölgeselleşirken sivil altyapılar karşılıklı olarak hedef alındı. Husiler Kızıldeniz üzerinden müdahil oldu; Körfez’deki bazı Arap........
