Şiirde siyasal rant, sığ sular ve melâlsiz inilti
Türk edebiyatı tarihine baktığımızda kimi şairlerin, şiirlerinden çok; daha doğrusu, şiir tekniği, imgelem, fikrî-hissî derinlik ve genişlik, dilin sınırlarını ve imkânlarını zorlamak, hatta âhenk bakımından değil de bir ‘propagandist’ bir ‘ideolog’ ya da ‘hürriyet sembolü’ vb. olarak tanımlandığı görülür. Örneğin Namık Kemal, bir ‘vatan’, ‘hürriyet’ şairidir, hatta Âkif de!.. Nâzım, sosyalizmin bayrağı, Necip Fazıl dindarların sesi… Örnekleri uzatmak mümkün.
Amacım hangi şairin neyin sesi olduğunu tartışmak değil, öncelikle şiiri kendi özerk sınırlarına çekmek, şiirin, şiire özgü olmayan başka bir daire içinde eritilip unutulmasına, geri plâna atılmasına karşı çıkmak!.. Çünkü şiir, şiirsel değerlerle ölçülebilir ancak! Teknik gibi, dil gibi, imgelem gibi, fikrî ve hissî derinlik gibi, heyecan, âhenk, istif vs. Daha açıkçası propaganda, ideoloji, bu bağlamda slogan, şiirin mikyası değil. Örneğin Ahmet Haşim’in şiiri bunlara dayanmaz, tıpkı onun gibi Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Fahim Bey ve Biz”i de öyle. Hayata, varoluşa, bâki olana; gelip geçiciliğe, ontolojik sızıya yaslanır, gözü sonsuzlukta, ufuklarda, Rimbaudvari ‘bilinmeyen’lerdedir. Şiir, bizi bilinenden alıp bilinmeyene doğru kanatlandırmıyorsa -belki buna metafizik derinlik diyebiliriz- insanın dünyadaki yerini, gücünü, işlevini, umudunu, neşvesini ve hüznünü hissettiremiyorsa şiir........
