menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Zincir kıran kadınlar

15 0
09.03.2026

İnsanın bu yaşamdaki varoluşuna dair bir anlam arayışına girmek, bununla ilgili uzun felsefi tartışmalar yapmak mümkündür. Çünkü, on binlerce yıldır, varoluşa ilişkin giderilemeyen bu soru işaretleri hemen hemen ilk soruldukları gündeki kadar taze ve canlıdır.

Varoluşun; bilgisel, anlamsal ve metafiziksel tarafı öte yanda dururken biyolojik tarafına dair bilgilerimiz, yüzyıllar içerisinde büyük bir devinimle bugünkü halini alan bilimin cevabını bulduğu soru işaretlerinin bir sonucudur. Kendi türünden karşı cinsle gerçekleştirilen bir çiftleşme eyleminin biyolojik sonucu olan her insan, bugüne kadar bu gezegende yaşamış olan 110 milyar civarı insanla aynı yaşamsal döngüyü paylaşmaktadır.

Bir kadın ve bir erkeğin genetik aktarımının bir sonucu olan her birey, dolayısıyla hem kendisinin dünyaya gelmesine aracılık eden anne ve babasının hem de onların ebeveynleri ile önceki atalarından miras genlerin bir karışımını hücrelerinde barındırır. Bu yolla her insan hem kendinden önceki hem de daha eski atalarından da daha gelişmiş bir genetiğe sahip olur. Zamanın ve koşulların yarattığı zorluklarla başa çıktığı her an kendi beyin gelişimine katkıda bulunan insan, aslında bilmeden kendinden sonraki nesillerin de gelişimine sebep olmaktadır. Kullandığı ve kullanmadığı tüm uzuvlarında yaşanan evrimin yanı sıra yüz bin yıl içerisinde gerçekleşen pek çok farklı; yaşam, çalışma, üretim, mücadele, savaş ve yönetim modeli de yine insanın gelişen, evrilen beyninin pratikteki sonuçları hem de yeni sebepleri olmuştur.

Bugünden yola çıkarak, yani bugünkü toplumun kadın-erkek rollerinden hareketle, binlerce yıl önceki kadın ve erkeğe dair bir fikir yürütmek ancak ve ancak arkeoloji, antropoloji ve sosyoloji gibi alanların ürettikleri bilgiler ile mümkün olabilmektedir. Bununla beraber, özellikle son yüzyıldaki teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak kolaylaşmış olsa da yaşam, toplumsal ve ekonomik sınıflardan bağımsız dile getirecek olursak, erkek ve kadın herkes için muhakkak ki daima zor olmuştur. Yine de henüz yerleşik bile olmayan bir insan topluluğunda ve bu topluluğun hayatta kalmaya çalıştığı öylesi bir zaman ve dünya koşulunda, bir kadının naif olmasının kendisi adına bir seçenek bile olduğunu düşünülemeyecektir. Evet, belki doğuştan getirdiği özellikleri itibariyle ve yıllar içerisinde de bu özelliklerini besleyecek ve geliştirecek koşullara maruz kalması sebebi ile erkek, fiziksel olarak kadından güçlü ve buna yatkın gibi görünebilecektir. Ancak, kendisine ve ailesine bakmanın, korumanın ve geçindirmenin kendisi için bir yükümlülük olduğu erkek için, kas gücüne ve savaşma becerisine dayalı bir yaşam mücadelesi de şaşkınlıkla karşılanamayacaktır. Buna karşın; doğurmak, çocuk bakmak, yemek ve temizlik yapmak, evine ve ailesine karşı görevlerini yerine getirmek ise, zaman içerisinde, coğrafyasına bağlı olarak bazen inançların bazen de siyasi emellerin kadına yönelik çizdiği bilinçli sınırların ve biçilen toplumsal rollerin bir sonucudur.

Doğurgan olmak gibi, dünyada sadece dişilere bahşedilmiş olan böylesine önemli bir biyolojik beceri, muhtemeldir ki zamanın başından beri kadınları, dış dünyanın kötü koşulları ve tehlikelerine karşı korunmasını gerektiren bir canlıya dönüştürmüştür. Yine muhtemeldir ki bugünkü tıbbi; bilgi, önlem, müdahale ve tedavilerden uzak, binlerce yıl önce tehlikeli bile sayılabilecek olan hamilelik, erkeğin eşiyle kurduğu duygusal bir bağdan daha çok soyun devamını sağlayacak bir sonuç olarak görülmüştür. Bilimsel olarak açıklayabildiğimiz bir şey bile olsa, bugün bile şaşırtıcı derecede mucizevi sayılabilecek olan bu doğurganlık özelliği, henüz bilimden ve cevapladığı sorulardan uzak........

© İz Gazete