Hazzın Çürütme Sistematiği
İnsanî Olan İhtiyaçtır, Çürüten Şey Hazdır
Bugün en büyük kavga ekonomi, siyaset ya da teknoloji kavgası değil; kavram kavgasıdır. Çünkü bir çağ, önce kelimeleri değiştirir; sonra insanı değiştirir. Ne zaman ki bozucu olan şey “doğal”, çözündürücü olan şey “insanî”, yıkıcı olan şey “özgürlük” diye adlandırılmaya başlandı, işte o zaman çürüme düşüncede meşrulaşmış oldu.
Dikkat edilirse hedefe konulan şey insanı insan yapan, değerler ve erdem sistematiğini çalışma prensibinin bizatihi kendisidir.
İşte bu yüzden meseleyi doğru yerden kurmak, tuzak kavramlar, masum moduna, özgürlük sosuna batırılmış tanımlamalara yeniden ve daha bir dikkatle bakmak zorundayız:başlangıç noktamız ise ‘’İnsanî olan haz değildir; insanî olan gereksinimdir’’
Bu ayrım basit görünür ama hayatidir. Açlık bir gereksinimdir; tat alma peşinde taşkınlaşmak başka bir şeydir. Dinlenme bir gereksinimdir; uyuşukluğu hayat tarzına çevirmek başka bir şeydir.
Cinsellik, kendi ahlaki ve erdem prensibi üzerinden hareket ettiği sürece neslin ve ilişkinin bir parçası olabilir; onu sınırsız uyarım ve tüketim nesnesine dönüştürmek bambaşka bir şeydir. Bir insanın yaşamak için ihtiyaç duyduğu şey ile hoşuna giden şey aynı kategori değildir. Aynı kategoriye sokulduğu anda ise ahlaki muhakeme felç olur. Bir toplumu var eden ve ona ahlaki ve erdem prensibi üzerinden hayatiyet kazandıran damarın kesilmesi demektir!
Bugün yapılan tam olarak budur: Haz, insanileştiriliyor!
Daha doğrusu, haz ile ihtiyaç arasındaki sınır bilerek silikleştiriliyor. Böylece kişi, “istiyorum” dediğinde, bunu “ihtiyacım var” diye sanabiliyor-sunabiliyor. Modern tüketim ve yok etme kültürünün dayatması da bu yalana, büyük bir dil desteği veriyor: Kendini ödüllendir. Hak ettin. İçinden geldiği gibi yaşa. Mutluysan doğrudur. Seni iyi hissettiriyorsa sorun yoktur. Anı yaşa, kovala ve kaçırma! Bu cümlelerin ortak özelliği şudur: Ahlakı değil hissi, depreşim ve hazzı ölçü yapar ve alır!
Oysa insanı ayakta tutan şey his, haz ve depreşim değil, ölçüdür.
‘’ Biz her şeyi bir nizam, intizam ve ölçü üzere yarattık ‘’ Kamer süresi 49. Ayet
Ve tam bu noktada bir başka felsefik tartışma ile zihinler bir kez daha bulandırılıyor!
Oysa bu ikisi arasındaki tartışma sadece isim tartışmasıdır. Biri felsefî bir adlandırmadır, diğeri teolojik. Fakat muhteva değişmez ve ayıdır. Sonuç: Kişinin hoşuna gideni hakikatin, sınırın ve sorumluluğun önüne koyması. Bu sebeple isim değişir, sonuç değişmez. Haz deriz, Hevâ deriz; neticede işaret edilen şey aynı bozucu emel, merkez ve akıbettir!
Sorun şurada başlar: Gereksinim sınırlıdır, haz ise kendini büyütme eğilimindedir.dolayısıyla ihtiyaç doyurulur. Haz ise hiç bir zaman doyurulmaz; kışkırtır ve kışkırtılır olandır Haz!İhtiyaç hayatı sürdürür. Haz, merkezileştiğinde hayatı eritir, tüketir ve çürütür.İhtiyaç, insanı gerçekliğe bağlar. Haz/Hevâ, insanı, gerçeklikten koparıp uyarım döngüsüne, bitip tükenmezlik yanılsaması ve sonrasında bitip tükeniş ve çürümenin tam ortasına hapseder.
Bu yüzden haz, masum bir “renk” değil; hayatın merkezine geçtiğinde çözücü ve çürütücüdür.
İnsan onurunu aşındırır, iradeyi gevşetir, dikkati dağıtır, sabrı azaltır, fedakârlığı anlamsızlaştırır. Çünkü haz merkezli bir zihinde şu denklem kurulmuştur: “İyi olan, bana iyi hissettiren şeydir.” Bu denklemin sonu ahlak değil, keyfîliktir. Sorumluluk değil, kaçıştır. Hakikat değil, konfordur. Çürüme başlamıştır ve yıkım kaçınılmazdır!
Üstelik artık bu sadece bireysel bir zaaf da değildir. Haz, çağımızda endüstrileştirilmiş bir düzendir. Ekranlar, platformlar, reklam dili, tüketim mimarisi, eğlence ekonomisi, hızlı içerik kültürü ve daha bir sürü etmen sürekli uyarım üreten dijital düzenekler ve tuzaklardır.
Hepsi aynı noktada birleşir: İnsan dikkatini ele geçir, sabrını kır, anlık uyarımı artır, iç boşluğunu tüketimle yönet. Yani mesele sadece “bazı insanların aşırıya kaçması” değildir; mesele, aşırılığı norm haline getiren bir sistemdir.
BURADA EN TEHLİKELİ ADIM, PLAN VE PROJE ŞUDUR: BU SİSTEMİ ELEŞTİREN HERKESE “HAYAT DÜŞMANI”, “İNSAN DOĞASINI İNKÂR EDEN”, “KATI AHLAKÇI” ETİKETİNİN YAPIŞTIRILARAK ETKİSİZ VE İTİBARSIZLAŞTIRMA TEHLİKESİDİR!
Oysa asıl katılık, ahlaksızlık ve insan düşmanlığı insanı sürekli haz üretip tüketen bir makineye dönüştürmek, indirgemek ve bu çürümeyi kanıksamaya elverişli hale getirmektir. Asıl insan karşıtlığı ve düşmanlığı, insanı sadece dürtüleriyle tanımlamaktır. İnsan dürtülerden ibaret değildir; insan aynı zamanda sınır koyabilen, erteleyebilen, vazgeçebilen, sabredebilen, doğruyu hoşuna gidene tercih edebilen bir varlıktır. İnsanı insan yapan budur.
Bu nedenle yeniden açıkça söylemek gerekir ki:İnsanî olan ihtiyaçtır; ihtiyaç sınırlıdır ve yaşatır. Haz/hevâ ise ihtiyaç değildir; sınır tanımadığında yok eden, eriten, tüketen ve çürüten bir kuvvete dönüşür.
BUGÜN AHLAKI SAVUNMAK, HAZZI “DÜZENLEMEK”TEN ÖNCE, ONUN MEŞRULAŞTIRICI DİLİNİ TEŞHİS ETMEYİ GEREKTİRİR.
Çünkü kavramlar bozulduğunda, davranışlar çoktan bozulmaya başlamıştır. Eğer haz, ihtiyaç gibi sunulursa; Hevâ, özgürlük gibi pazarlanırsa; taşkınlık, kendini ifade etmek diye alkışlanırsa; artık toplumsal çürüme sadece mümkün değil, kaçınılmaz hale gelir.
Mesele, hazzın ve ihtiyacın yeniden tanımlanması ve birbiriyle bir araya gelmesi mümkün olmayan bir ayrıştırmaya tabi tutulması meselesidir.
Mesele, hazzın hüküm verici merci haline gelmesini reddetmektir. İnsanın merkezine haz değil ölçü, dürtü değil irade, anlık tatmin değil anlam yerleşmedikçe ne birey düzelir ne toplum.
Bir medeniyetin seviyesi, ürettiği haz miktarıyla değil; Hevâyı ve Hazzı ne kadar doğru tanımlayıp hak ettiği yere indirgemesiyle ölçülür. İnsanlık, canının istediğini yapma serbestisi değil; canı istediğinde bile kendini tutabilme ahlakıdır.
BU KONUYA DA BİR İKİ BÖLÜM DAHA AYIRMAK VACİP GİBİ DURUYOR!
