Hazzın Çürütme Sistematiği - 2
İnsanî Olan İhtiyaçtır; Haz/Hız ve Hevâ Çürümenin ve çürütmenin adıdır
Çağımızın en büyük sahtekârlığı, insanı en sinsi ve en lezzetli şekilde vuran etmen, kötüyü iyi diye pazarlaması değil yalnızca; çürütücüyü insanî, gerekli, önemli ve değerli diye meşrulaştırmasıdır. Bakın altını çiziyorum ‘’ meşrulaştırılmasıdır’’
Üç beş kişinin taşkınlığının absorbe edilmesi, tolere edilip revizesi hem maliyetsiz ve hem de sanıldığı kadar zahmetli değildi. Ta ki zihinlerde sistematik hale getirilip meşrulaştırılmış oluncaya kadar!
Bugün yaşadığımız çözülmenin ve çürümenin merkezine ekonomiyi, siyaseti ya da başka şeyi koyanlar da ‘’ cambaza bak cambaza oyununun aşağılık birer figüranlarıdırlar. Bunların hepsinden daha fazla, büyük ve etkili olanın, sorunun menbaı ve kaynağı olarak ‘’ dilin ahlaksızlaşması ‘’ olduğunun altınız çiziyorum zira kelimeler bozulduğunda zihin bozulur, zihin bozulduğunda insan, nizam, ölçü ve hayat bozulur.
Bu yüzden meseleye en baştan, tavizsiz bir yerden girmek gerekir!
İnsanî olan haz değildir. İnsanî olan makul ve mutat olan gereksinimdir.
Aradaki farkı salt ‘’yaşam kalitesi’’ bağlamında ele almakta büyük bir yanılsamadır. Zira hayat ve yaşam kalitesi tümcesi de önü sonu açık ve dolayısıyla herkesin istediği şekilde dolduracağı son derece gizli, gizemli ve tehlikeli bir alan olması dolayısıyla ‘’sil baştan’’ diye ayrı bir tehlike barındırmaktadır.
Makul ve mantıklı her gereksinim sınırlıdır ve dolayısıyla tatmini hem mümkün ve hem de meşrudur. Yaşamın gereğidir ve makul ve mutat olan anlamlı hayatı sürdürür. Haz ise gereksinim değildir. Haz, kendi başına bırakıldığında sınır tanımaz; çoğalmak ister, derinleşmek ister, hükmetmek ister. Gereksinim insanı ayakta tutar; haz/hevâ merkezileştiğinde insanı içeriden çürütür.
Bugün hakikat, bu kadar açık ve aciliyet arz ediyorken bile, bilerek karartılıyor. Zira sistematik endüstrileşme artık kapitalizm ile açıklanamayacak derecede derin bir hinlik ve plan barındırıyor!
“İstiyorum” ile “ihtiyacım var” aynı şeymiş gibi konuşuluyor. Tehlikeye, plan ve projenin büyüklük, derinlik ve yıkıcılığına bir bakar mısınız?
Canın çektiği şey, sanki varlığın zorunlu talebiymiş gibi sunuluyor. Böylece insan kendi taşkınlığını masumlaştırıyor; kültür de bunu alkışlıyor. “Kendin ol”, “iyi hisset”, “hak ettin”, “içinden geldiği gibi yaşa” cümleleriyle gaza getirilmiş haz, artık daha bir yıkıcı, büyük ve yok edici bir kimliğe bürünüyor.
Endüstrileştirilmiş olan yok edicilik projesi ‘’ özgürlük ‘’ gibi göz alıcı bir ambalajla servis ediliyor. Oysa sadece çürütmenin, çürümenin, Haz ve hevânın sloganlarıdır. Çünkü bu dilde ölçü yoktur, sınır yoktur, muhasebe yoktur. Sadece dürtünün meşrulaştırılması vardır.
Dünya, ‘’ Hoşa gideni hakikatin önüne koymak ‘’ gibi devasa bir yanılgının içine girdiği ve sürüklendiği andan itibaren korkunç bir tükeniş ve çürüme çarkının da içine girmiştir.
Haz, Hız ve Heva’yı yaşamının merkeze almak ve yaşam içerisinde ki sınırı da yine Haz ve Heva’nın belirlediği keyfe göre çizmek, Sorumluluğu, iradeyi ve hesabı ikinci plana itmek, kendi ayakları altındaki sandalyeyi kendisinin çekmesi ve itmesiydi.
Şunu açık açık ve altını çizerek söyleyelim:Haz/hevâ asla ve kat’a masum bir iç hareket değil, insan bilinci, tanım ve ahlakın da merkezileştiğinde bozucu, çürütücü, yakıcı ve yok edici ve tedavisi de pek mümkün olmayan bir uyuşturucu biçimidir.
Öldürür, yok eder ve çürütür Haz ve Heva zira haz/hevâya alışan zihin artık “doğru mu?” diye sormaz; “bana nasıl hissettiriyor? Onun tek hareket noktasıdır artık. Böylesi bir harekât, emir komuta merkezinin sorumluluk ve ahlaki düzen oluşturması imkânsızıdır.
Bu ve böylesi bir düzen tüketim üretir, kaçış üretir, bağımlılık üretir, mazeret üretir ve nihayetinde çürütür yok eder!
Asıl felaket ise bunun artık meşru görüldüğü anda şahsî bir zaaf olmaktan çıkıp toplumsal bir hüviyet, alan ve sistem haline getirilmesiyle başlar. İşte bu sebeple dikkat ederseniz Haz/hevâ’nın endüstrileştirildiğine özellikle atıflar yapmaktayım.
Ekranlar, platformlar, reklam dili, eğlence ekonomisi, hızlı tüketim düzeni, sürekli uyarım üreten dijital mekanizmalar ve bütün bunların ‘’ norm, rutin ve nihayetin de makul ve meşru‘’ algısının bir inanca ve teslimiyete götürdüğü tehlikesidir.
Hepsi ve tamamı aynı merkezin emir ve komutası altındadırlar ve aynı hedefe çalışırlar: İnsanı derinlikten kopar, dikkati parçala, sabrı azalt, anlık uyarımı çoğalt, boşluğu yeni hazlarla yönet. Böylece insan düşünemez; tepki veremez, istediğin yere istediğin gibi sürüleştirebilir olmanın rahatlığıyla, sahanın tamamının kendilerine kalması, bahsini yaptığım yatay ve dikey tehlikenin büyüklük ve kodlarını da belirliyor.
Ortada birileri var ve bütün bu aşağılık oyun, plan ve projeleri ve yaratacağı tehlikenin boyutlarını görüyor, çırpınıyor ve toplumun uyanışına emek veriyorsa eğer din adamları eliyle, gazetecileri, basın yayın organları eliyle, polis, jandarma, hâkim ve savcı eliyle terbiye! Edilmesi ve son kertede her türlü itibar suikastına tabi tutulurlar.
Toplumun satın aldığı ve pazarın en etkili ürünlerinden olan ‘’ hayat ve yaşam kalitesinin düşmanı, baskıcı, katı, çağ dışı, gerici, kıskanç ilan edilmekle birlikte bu ahlaksız kesim tarafından hırsız, sahtekar, din düşmanı ilan edilir ve senin üzerinden ahlak havarisi kesilirler.
İnsan; erdemli, ahlaklı ve sorumluluk sahibi insan, canı çekeni yapan varlık değildir! Canı çektiğinde kendine dur diyebilen, canının çektiğini ahlaki norm kriterine tabi tutan, fren mekanizmasını doğru ve yerli yerinde kullanan ve kullanabilen varlıktır. İnsanın ve insan olmanın erdem ve onuru tam da buradadır.
BU NEDENLE ARTIK LAFI DOLANDIRMANIN ANLAMI YOKTUR:
İhtiyaç hayatı korur.
Haz/hevâ hayatı yer ve çürütür.
Haz/hevâ sınır , edep, adap ve ahlak tanımaz.
İhtiyaç insanı gerçekliğe bağlar.
Haz/hevâ insanı kendine kapatır.
Toplumsal çürümenin kökünde de tam bu vardır: Haz/Hevâ’nın insanileştirilmesi.
Kötü olan sadece yapılmıyor; önce kavramla aklanıyor. Haz, ihtiyaç gibi sunuluyor. Taşkınlık, özgürlük gibi pazarlanıyor. Tüketim, kimlik haline getiriliyor. Böylece çürüme yalnızca yaşanmıyor; ahlaken savunuluyor. Ne büyük bomba değil mi?
Mesele insanın sevinciyle, huzuruyla, meşru tatminiyle kavga etmek değildir. Mesele, bunları bahane ederek hevâyı merkeze yerleştiren zihniyeti teşhis etmektir. Çünkü bir toplumda haz/hevâ hüküm verici merci haline geldiğinde artık hukuk zayıflar, aile zayıflar, sadakat zayıflar, emek zayıflar, sabır zayıflar. Her şey vardır; ama merkez yoktur. Uyarım vardır; fakat anlam yoktur. Hareket vardır; fakat istikamet yoktur. Bunca yok oluşun içerisinde insan vardır demek ne kadar mümkün!?
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla haz değil; daha fazla ölçüdür. Daha fazla uyarım değil; daha fazla iradedir. Daha fazla tüketim değil; daha fazla terbiyedir. Çünkü insanı kurtaran, canının istediğini çoğaltmak değil; canı istediğinde bile sınırı koruyabilmektir.
Son söz nettir:Bir medeniyet, hazzı ne kadar çoğalttığıyla değil; hevâyı ne kadar sınırlandırabildiğiyle ayakta kalır. İnsanî olan ihtiyaçtır. Haz/hevâ ise, adına ne denirse densin, merkezileştiği anda yok eden, eriten, tüketen ve çürüten bir güçtür.
