Zulüm Yok Edilirse Adâlet Yaşar: Adâletin Asıl İmtihanı
Bir millet bazen en büyük yanılgısını, zâlimin gittiği günü adâletin geldiği gün zannederek yaşar. Oysa makam aynıysa, keyfîlik aynıysa, korku aynıysa, insanın hakkı hâlâ güçlü olanın iki dudağı arasındaysa yalnız isimler değişmiş demektir.
Dün ezilen bugün eziyor, dün susturulan bugün susturuyor, dün hukuk isteyen bugün rakibinin hukukunu gereksiz görüyorsa zulüm bitmemiş; yalnız el değiştirmiştir. Tarihin en ağır dersi tam da burada karşımıza çıkar: Adâlet, zâlimin yenilmesi değil, zulmetme imkânının ortadan kaldırılmasıdır. Bir medeniyetin büyüklüğü, düşmanını nasıl yendiğiyle değil; gücü ele geçirdiği gün kendisini nasıl sınırladığıyla anlaşılır.
Zulüm, yalnız işkence, kan ve gözyaşı değildir. İslâm düşüncesinde kelimenin kök manası “bir şeyi ait olmadığı yere koymak”tır. Din, ahlâk ve hukuk bakımından zulüm; haktan sapmak, sınırı aşmak, başkasının hakkına el uzatmak ve gücü haksız biçimde kullanmaktır.
Bu sebeple insanın malını gasp etmek de şerefini haksız yere lekelemek de suçsuzu suçlu göstermek de, suçluyu nüfuzuyla korumak da, ehil olmayanı hak sahibinin önüne geçirmek de zulmün farklı yüzleri olabilir. Zulüm ile adâlet basitçe “kötü ile iyi” arasındaki karşıtlık değildir; biri hakkın yerinden edilmesi, diğeri hakkın yeniden yerine konulmasıdır.
Kur’ân-ı Kerîm'in adâlet ufku, insanlığın bu kadim yarasına son derece güçlü bir ölçü getirir. Nisâ sûresinin 135. âyeti, insanın kendisinin, anne-babasının ve yakınlarının aleyhine bile olsa adâleti ayakta tutmasını ister.
Mâidesûresinin 8. âyeti ise daha zor olanını emreder: Bir topluluğa duyulan kin, mümini adâletsizliğe sürüklememelidir. Burada adâlet, takvâ ile ilişkilendirilmekte; insanın dostuna değil, karşı olduğu kimseye nasıl davrandığı üzerinden de imtihan edilmektedir. Öyleyse sevmediğiniz insanın hakkını da savunabiliyor musunuz?
Kendi ailesinden, cemaatinden, partisinden, düşüncesinden veya çevresinden biri haksızlık yaptığında “Bu yanlıştır” diyebiliyor musunuz? Kendilerine uzak gördükleri bir insana haksızlık yapıldığında “Ama o da bizden değil” demeden hakkını savunabiliyor musunuz?
Eğer adâlet terazisinin kefeleri insanın kimliğine göre değişiyorsa orada adâletten çok tarafgirlik vardır. Kur’ân'ın terazisi ise üzerine kimin çıktığına göre ağırlığını değiştirmez.
Hadîdsûresinin 25. âyetinde peygamberler, kitap ve mizan ile insanların “kıst”ı, yani adâleti ayakta tutmaları arasında doğrudan bağ kurulması boşuna değildir.
Adâlet, İslâm'da siyasetin kenarında duran güzel bir temenni değildir; vahyin toplumsal hedeflerinden biridir. Namaz insanı Allah'ın huzuruna, adâlet ise kul hakkının huzuruna çıkarır.
Nebevî ölçü de aynı derecede çarpıcıdır. Hz. Peygamber'in “Zâlim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et” buyruğuna karşı sahâbe, mazluma yardımın anlaşılır olduğunu fakat zâlime nasıl yardım edileceğini sorduğunda verilen cevap, onu zulmünden alıkoymak olmuştur. Bunun manası büyüktür: Zâlimi sevmek zulmünü savunmak değildir; kardeşi korumak suçunu örtmek değildir.
Devleti sevmek de devlet adına yapılan her işi sorgusuz sualsiz biçimde doğru kabul etmek değildir. Bir siyasî görüşü benimsemek, o görüşü temsil edenlerin bütün uygulamalarını haklı görmek değildir. Bir dinî topluluğa mensup olmak, mensubunun haksızlığını örtmek değildir. Gerçek sadakat, yanlışa “doğru” demek değil; sevdiği insanın yanlış yapmasına engel olabilecek ahlâkî cesareti gösterebilmektir.
Fakat meseleyi sadece “iyi insan-kötü insan” meselesine indirgemek de yeterli değildir. Çünkü zulüm sadece kötü insanın değil, denetlenmeyen gücün problemidir.
Haksızlığı yapan kişi görevden alınabilir veya cezalandırılabilir; fakat keyfî yetki, denetimsizlik, cezasızlık, ayrımcılık ve kurumsal yozlaşma yaşamaya devam ediyorsa yeni birinin aynı zulmü üretmesinin yolu açık kalır.
İşte devlet aklı ile medeniyet aklının buluştuğu yer burasıdır.Ahlâk insana “Zulmetme” der.Hukuk ise iktidara “Zulmedemezsin” der.Vicdan “Kul hakkından kork” der.Kurum “Kul hakkını ihlâl edersen hesap verirsin” der. Dolayısıyla adâletin kalıcılaşması için hem ahlâklı insana hem güçlü kuruma ihtiyaç vardır.
İbn Haldun'un Mukaddimede zulüm ile umranın çöküşü arasında kurduğu ilişki bu sebeple bugün de üzerinde düşünülmeye değerdir. İnsan malının, emeğinin ve hakkının güvende olmadığına inanırsa çalışma ve üretme arzusu zayıflar. Güven kaybolduğunda ekonomik hayat kadar sosyal bağlar da yara alır. İnsan devlete, kuruma, komşusuna ve nihayet birbirine güvenmemeye başlar.
Zulüm, böylece sadece mağdurun omzuna inen bir darbe olmaktan çıkar; bütün medeniyetin damarlarında dolaşan bir zehire dönüşür.
Bu ilişki, “adâlet- güven- toplumsal bağlılık-üretim-devletin istikrarı” şeklinde özetlenebilir. Bunun tersini de düşünelim:Zulüm-korku-güvensizlik-toplumsal çözülme-üretim kaybı-yoksullaşma-devletin zayıflaması.
Bu yüzden adâletsadece mağdurun talebi değildir; devletin bekası meselesidir. Adâlet isteyen vatandaş devleti zayıflatmaz. Bilakis hukuku güçlendirmek isteyen insan, devletin yarınını korur.
Çünkü güçlü devlet, vatandaşın kendisinden korktuğu devlet değil; vatandaşının haksızlığa uğradığında kapısını güvenle çalabildiği devlettir.
Türk-İslâm devlet geleneğinin adâlet vurgusu da burada mana kazanır. Adâletnâmeler, yöneticilerin ve kamu görevlilerinin halka karşı yetkilerini kötüye kullanmasını önleme arayışının tarihî araçlarından biriydi.
Devletin bekası ile halkın hukukunun korunması birbirinin alternatifi........
