Zimmîlikten Eşit Yurttaşlığa, Lozan'dan Günümüze Türkiye’de Gayrimüslimler, Adâlet ve Vatan
Türkiye’deki gayrimüslimlerin hukukî, tarihî, toplumsal, iktisadî ve insanî durumu, tarihten bugüne İslâm hukukunun ve kadim Türk devlet aklının "ahde vefa" ilkesi ile modern Anayasal "eşit yurttaşlık" normunu sentezleyen üç temel sütun üzerine oturtulmuştur.
İslâm fıkhında ve devlet geleneğinde "ahd" (sözleşme) ve "emanet" esastır. Gayrimüslim vatandaşların hakkı, canı, malı, ibadethanesi ve kurumsal varlığı, ilahî ve idarî bir sorumluluk, çiğnenmesi ağır bir vebal olan birer emanet kabul edilmiştir.
Ahde vefanın uluslararası ve çağdaş karşılığı, Lozan Antlaşması'nın 37-45. maddelerindeki özel koruma hükümleri ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesindeki mutlak eşitlik ilkesi olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gayrimüslim vatandaşlarını (Yahudileri, Ermenileri, Rumları vd.), vatanın aslî, üretken, ticarî ve mimarî-kültürel zenginliği olarak kucaklamış ve onlar için ön açıcı olmuştur.
Bir devletin gerçek büyüklüğü, hakikî haşmeti ve adâlet hususundaki olgunluğu, en kırılgan vatandaşının bile kapısını korkusuzca açabilmesinde, inancını huzur içinde yaşayabilmesinde, emeğinin karşılığını alabilmesinde, mülkünü güvenle koruyabilmesinde ve mahkemeye gittiğinde hakkaniyet bulacağına sarsılmaz bir inançla inanabilmesindedir.
Bir ülkede bir insanın adı, dili, mezhebi veya ibadethanesi onun geleceğini belirleyen örtük bir sınır hâline geliyorsa, mesele sadece o insanın meselesi değildir; o devletin hukuk anlayışını, toplumun vicdanını ve medeniyetin ahlâkını ilgilendiren bir vicdan imtihanıdır.
Çünkü bir vatan, tarihini, emeğini, duasını, hatırasını ve geleceğini o topraklara bağlamış bütün vatandaşların ortak yurdudur.
Türkiye'nin gayrimüslim vatandaşları -Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler ve diğerleri-, bu toprakların eski sakinleri, Türk ve İslâm medeniyet harcının aslî mimarları arasındadır.
Bu mesele, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan devlet geleneğini, Lozan Barış Antlaşması'nın hukukî mirasını, anayasal eşitliği, din ve vicdan hürriyetini, mülkiyet güvenliğini, sivil toplumu, girişimciliği ve millî birlik anlayışını birlikte düşünmeyi gerektirmiştir.
Rum Ortodoks, Ermeni, Yahudi, Süryani ve diğer Hristiyan toplulukların tarihleri aynı olmadığı gibi, hukukî statüleri, kurumları, yaşadıkları sorunlar ve topluma kattıkları değerler de birbirinden farklı olmuştur.
Ancak hepsini birleştiren evrensel ilke şu olmuştur: Vatandaşlık, çoğunluğa mensup olmanın bir imtiyazı veya mükâfatı değil; hukuk düzeninin herkese eksiksiz sağladığı dokunulmaz bir güvencedir.
İslâm'ın adâlet anlayışı da bu konuda daima sarsılmaz bir ahlâkî ve fıkhen bağlayıcı ölçü sunmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'in Mümtehine sûresi 8. âyette, Müslümanlarla din sebebiyle savaşmayan ve onları yurtlarından çıkarmayan kimselere iyilik ve adâletle davranmak yasaklanmaz; aksine Allah'ın adâletli davrananları sevdiği bildirilir.
Bakara sûresi 256. âyetinde ise dinde zorlama bulunmadığı açıkça ifade edilir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) "Gayrimüslim tebaaya zulmeden, hakkını gasp eden, ona gücünün üstünde yük yükleyen veya rızası olmadan malını alan kimsenin kıyamet gününde hasmı ben olurum" (Ebu Davud) şeklindeki nebevî ikazı, idarecilere ve Müslüman çoğunluğa ağır bir vicdanî sorumluluk yükler.
Elbette tarih boyunca Müslüman devletlerin değişen idarecilerinin bütün uygulamalarının bu ideallere eksiksiz uyduğunu söylemek mümkün değildir; fakat dinî ve ahlâkî bir ilkenin değeriyle o ilkenin tarih içindeki pratik tecellilerini birbirinden........
