Kur'ân-ı Kerîm’in Mümin/müslüman Tasavvuru ve Bugünkü Müslümanlık İmtihanı
Bir toplumun ruhunu, insanların birbirine nasıl baktığında, nasıl konuştuğunda ve en zor anında nasıl davrandığında okursunuz. Kur'ân-ı Kerîm, bu ruhu inşa eden ilkeleri asırlar önce ortaya koymuştur: Müminler ancak kardeştir; onlar birbirlerine karşı merhametlidir, suizandan, gıybetten ve tecessüsten uzak dururlar.
Peki, bu ilkeler bugün nerede? Kur'ân'ın ördüğü o sarsılmaz kardeşlik iklimi, yerini dedikoduya, ötekileştirmeye, delilsiz ithamlara ve hatta nefret söylemlerine bıraktıysa, biz hâlâ hangi Müslümanlıktan bahsediyoruz? Bu soru, sadece bir vicdan sorgulaması değil; aynı zamanda bugünün Müslümanlarının, Müslüman toplumlarının en hayâtî imtihanıdır.
Bir aynanın karşısındayız. Fakat aynada gördüğümüz Müslümanlık ile Kur'ân-ı Kerîm'in bize gösterdiği mümin arasında büyüyen mesafe, artık sadece ferdî bir ahlâk meselesi değil; aileyi, toplumu, siyaseti, kurumları ve İslâm dünyasının geleceğini ilgilendiren bir medeniyet meselesidir.
Camilerimiz var, minarelerimiz var, dinî kurumlarımız, vakıflarımız, derneklerimiz, konferanslarımız ve büyük toplantılarımız var. “Kardeşlik”, “ümmet”, “birlik”, “merhamet” kelimelerini de çok kullanıyoruz.
Fakat bir Müslüman başka bir Müslümanın dilinden, dedikodusundan, iftirasından, kıskançlığından, siyasî öfkesinden veya sosyal medya hesabından çekiniyorsa kendimize cesaretle şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz Müslümanlığı nerede unuttuk?
Bu ağır bir sorudur; fakat başkasına değil, önce kendimize sorulmalıdır. Çünkü Kur'ân'ın mümin tasavvuru sadece bir kimlik beyanından ibaret değildir. Hucurât sûresinin 14. âyetindeki “iman ettik” diyen bedevîlere yönelik ilâhî ikaz, söz ile hâl arasındaki mesafeye dikkat çeker. İmanın kalbe yerleşmesi, onun davranışa dönüşmesini gerektirir.
Demek ki Müslümanlık sadece dilde söylenen bir aidiyet değil; kalpte iman, hayatta ibadet, karakterde ahlâk, hükümde adâlet, insana yaklaşımda merhamet ve toplum karşısında mesuliyettir.
İmanın gerçek imtihanı, yalnız secdede değil; insanlarla ilişkilerimizde de verilir. Namaz kılıp ticarette aldatan insanın, oruç tutup komşusuna zulmeden insanın, Kur'ân okuyup kardeşine iftira atan insanın, din adına konuşup kul hakkına giren insanın kendi iman-ahlâk ilişkisini yeniden sorgulaması gerekir.
Çünkü Kur'ân, iman ile sâlih ameli sürekli yan yana getirir. İman insanın sadece alnını secdeye götürmemeli; elini yardıma, dilini doğruluğa, vicdanını adâlete, kalbini merhamete götürmelidir.
Mümin müminin/Müslüman Müslümanın rakibi değil, kardeşidir. Kur'ân'ın toplumsal hayatı inşa eden en güçlü hükümlerinden biri Hucurât sûresinin 10. âyetindedir: “Müminler ancak kardeştirler.”
Fakat âyet, bununla yetinmez. Müminlerin arasının düzeltilmesini de emreder. Bu küçük görünen ayrıntı aslında büyük bir medeniyet programıdır.
Demek ki kardeşlik, sadece “kardeşim” diye hitap etmek değildir. Aynı camide namaz kılmak değildir. Bayramda kucaklaşmak değildir. Aynı derneğe, cemaate veya siyasî düşünceye mensup olmak hiç değildir.
Kardeşlik, ihtilaf ettiğimizde dahi birbirimizin hukukunu koruyabilmektir. Kardeşlik, düşenin elinden tutmaktır. Kardeşlik, kardeşinin başarısına sevinmektir. Kardeşlik, yanlış yaptığında onu kalabalıkların önünde ezmek yerine doğruya çağırmaktır. Kardeşlik, iki insan kavga ettiğinde ateşe odun taşımak değil, aralarını düzeltmektir. Kardeşlik, mazlumun ve mağdurun kimliğine değil, hakkına bakmaktır.
Fakat kardeşlik, kör tarafgirlik de değildir. Hucurât sûresinin hemen önceki 9. âyeti, müminlerden iki topluluk çatıştığında aralarının düzeltilmesini; taraflardan biri haksızlık yapıyorsa adâletin gerçekleştirilmesini ister.
İşte unutulan denge budur: Kardeşlik adâleti yok etmez; adâlet de kardeşliği yok etmemelidir. Kendi ailesinden, partisinden, cemaatinden, mezhebinden veya milletinden olanın haksızlığını sırf “bizden” olduğu için savunmak, İslâmî kardeşlik değildir. Bu, modern isimler altında yeniden üretilen asabiyettir. Kur'ân'ın ölçüsü “bizim adamımız” değil, haktır.
Fetih sûresinin 29. âyetinde müminlerin kendi aralarındaki vasfı son derece çarpıcı bir ifadeyle anlatılır: “Kendi aralarında merhametlidirler.”
Bu âyeti bugün sadece okumamalı, toplum hayatımızın üzerine koyarak düşünmeliyiz. Birbirimize gerçekten merhametli miyiz? Bir Müslümanın başarısına, büyümesine, yükselmesine içtenlikle sevinebiliyor muyuz?
Bir kardeşimizin makamı yükseldiğinde “Allah daha güzel hizmetler nasip etsin” mi diyoruz, yoksa içimizde “Niçin o?” sorusu mu büyüyor?
Bir insan hata yaptığında ıslahını mı istiyoruz, yoksa düşüşünü mü? Kardeşimizin kusurunu örtmek mi hoşumuza gidiyor, yaymak mı? Düşenin elinden mi tutuyoruz, yoksa düşüşünün videosunu mu çekiyoruz?
Bunlar küçük sorular değildir. Müslüman toplumun ahlâk röntgenidir. Çünkü merhametin kaybolduğu yerde kardeşlik bir slogana dönüşür.
Haşr sûresinin 9. âyeti, insanlık tarihinin en etkileyici dayanışma örneklerinden birini anlatır. Medineli Ensar, hicret eden Muhacir kardeşlerini sevmiş; kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih edebilmiştir.
İslâm ahlâkı bu yüksek davranışı îsâr kavramıyla anlatmıştır. Îsâr, yalnız vermek değildir; gerektiğinde kendi rahatından kardeşi için vazgeçebilmektir.
Fakat modern insanın önüne başka bir ahlâk konuluyor: Önce ben. Benim kariyerim. Benim makamım. Benim çevrem. Benim grubum. Benim kazancım. Benim görünürlüğüm.
Böylece insanı cemaat ve dayanışma içinde yaşatan “biz” duygusu zayıflarken, aşırı bireyselleşmiş bir “ben” kültürü güçleniyor. İktisadî rekabetten siyasete, akademiden bürokrasiye, hatta kimi zaman hayır hizmetlerine kadar aynı hastalığın izleri görülebiliyor.
Hayırda yarışmak yerine görünürlükte yarışıyoruz. Kardeşimizin başarısını ortak kazanç saymak yerine şahsî tehdit olarak algılayabiliyoruz. İlimde bile bazen hakikati büyütmekten çok, ismimizi büyütmenin peşine düşebiliyoruz. Oysa medeniyetler sadece zeki insanların çoğalmasıyla kurulmaz. Birbirinin başarısından korkmayan insanların çoğalmasıyla kurulur.
Kur'ân'ın Hucurât sûresindeki toplumsal ilkelerini bugün yeniden okumaya büyük ihtiyacımız vardır. 6. âyet haberi araştırmayı; 9 ve 10. âyetler ihtilafı adâletle çözmeyi ve kardeşliği; 11. âyet alay etmeme, karalamama ve kötü lakap takmamayı; 12. âyet kötü zandan, tecessüsten ve gıybetten sakınmayı; 13. âyet ise soy, kavim ve kabileyi üstünlük aracı yapmamayı öğretmektedir.
Düşününüz: Bunlar sosyal medya çağının temel problemleri değil midir? Teyitsiz haber… İtibar suikastı… Özel hayatın teşhiri… Kötü zan… Lakap takma… Alay… Gıybet… Kutuplaşma… Kimlik üzerinden üstünlük… Bir insanın hayatını birkaç saniyelik paylaşım üzerinden mahkûm etme…
Hucurât sûresinin asırlar önce çizdiği ahlâk sınırları bugün telefon ekranlarımızın tam ortasında durmaktadır.
Kur'ân, bir haber geldiğinde onun doğruluğunun araştırılmasını ister. Çünkü yanlış bilgi yalnız zihni kirletmez; masum insana zarar verebilir.
Bugün ise haberin doğruluğundan önce paylaşılabilirliğine, hakikatinden önce sansasyonuna bakılabiliyor.
Bir iddia saniyeler içerisinde binlerce insana ulaşıyor. Doğrulama saatler, bazen günler sonra geliyor. Fakat yalan çoktan görevini yapmış oluyor. İnsanların itibarı yıkılıyor, aileler yaralanıyor, toplum kutuplaşıyor.
Bu........
