Bir Milletin Ruh Atlasında Güven, Adâlet, Kimlik ve Karakter İmtihanı
Gökyüzüne tırmanan beton kulelerin gölgesinde, her köşesine yüksek çözünürlüklü güvenlik kameraları dikilmiş, şifreli çelik kapılarla tahkim edilmiş soğuk ve modern şehirler inşa edilmiş. Fakat ne acıdır ki, insanlar, kapılarını dış dünyaya her kilitleyişinde aslında kendi ruhlarını içeriye hapsettiklerini, vicdanlarını o karanlık koridorlarda yalnızlığa mahkûm ettiklerini fark edememişler.
Bugünün insanı, elindeki parıldayan akıllı ekranlardan dünyanın öbür ucundaki sahte kalabalıklarla sanal bağlar kurup geçici takdirler kovalarken, hemen yanı başındaki komşusunun dilsiz feryadına sağır, kendi evladının iç dünyasında kopan fırtınalara amansızca kör kalıyor.
Bir milletin gerçek gücü ne kasasındaki döviz rezervinin çokluğuyla ne de gökdelenlerinin bulutları delen yüksekliğiyle ölçülür; bir milleti asırlar boyunca ayakta tutan yegâne mukaddes harç, insanların birbirinin gözüne bakarken hissettiği o sarsılmaz güven, hakkı sahibine teslim ederken gösterdiği milimetrik adâlet ve en fırtınalı devirlerde bile eğilip bükülmeyen o dik karakterde ve ait olduğu kimliktedir.
İnsanlar bugün, o görünmeyen mukaddes harcı kurutmanın, en hayatî sığınakları olan aile ocağını, mahalle kültürünü, birbirlerine olan hürmetlerini ve liyâkat bilincini kendi elleriyle hırpalamanın derin ve yakıcı sancısını yaşıyorlar.
Eğer, insanlar, bu derin uykudan uyanmazlarsa, ruh atlasları tamamen kaybedecekleri bu varoluşsal fetret devrinde, geriye sadece teknik olarak nefes alan ama kalbi, vicdanı ve ruhu çoktan durmuş robotik bir yığın kalacaktır.
Toplumları sarsıntılardan koruyan ve ayakta tutan asıl dinamik, anayasa kitapçıklarında yazılı olan soğuk kanun maddelerinden ziyade, kişilerin zihinlerinde ve kalplerinde taşıdıkları ahlâkî otokontrol mekanizmasıdır.
İslâmî, sosyolojik ve felsefî açıdan incelendiğinde, adâlet kavramı sadece mahkeme duvarlarında şık mermerlerin üzerine kazınmış kuru bir slogandan ibaret değildir. Kur'an-ı Kerim’in cihanşümul ıkazı olan, "Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ, 58) ilkesi, liyâkat ve adâleti doğrudan doğruya imanî bir mesuliyet ve ahlâkî bir mecburiyet olarak tarif eder.
Büyük Türk-İslâm mütefekkiri Fârâbî, asırlar öncesinden seslendiği el-Medînetü’l-Fâzıla (Erdemli Şehir) adlı eserinde, devlet yöneticilerinin ve kurumsal mekanizmaların adâletten saptığı, liyâkati rafa kaldırdığı an, o toplumda "güven" duygusunun kökünden kuruyacağını ve güvensizliğin bünyeyi içeriden kemiren sinsi bir kanser gibi tüm uzuvlara yayılacağını söyler.
Adâlet, toplumsal yapının omurgasıdır. O omurga çatladığında ahlâk felç olur, ahlâk felç olduğunda ise güven tamamen yok olur.
Bugünün toplumsal tablosuna daha soğukkanlı ve rasyonel verilerle bakıldığında, "güven" kavramının adeta can çekiştiğini ve kırmızı alarm verdiği görülüyor. Yakın dönemde yayımlanan küresel sosyal değerler araştırmalarına göre, Türkiye'de kişilerarası güven endeksi kaygı verici düzeyde gerilemiştir.
Meselâ, araştırma verilerinde, Türkiye’deki yetişkinlerin çok azı, "çoğu insana güvenilebilir" derken, geri kalan yetişkinlerin çoğu insanlara karşı derin bir şüphe ve temkinle yaklaştığını belirtmiştir.
Toplumsal güvenin yüksek oranda kaybolması, sadece ahlâkî bir aşınmayı değil, aynı zamanda insanların kolektif ruh sağlığının nasıl bir tehdit altında olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır.
Bu güvensizlik iklimi, ticarette dürüstlüğün yerini bencilce bir "fırsatçılığa", komşuluk ilişkilerinin yerini "şahsî izolasyona" bırakmasına yol açmaktadır.
Bu durum sadece ahlâkî bir zaafiyet değil; aynı zamanda ekonomik istikrarsızlığı, hukukî tıkanıklığı ve derin toplumsal kutuplaşmayı besleyen en büyük yapısal krizdir.
Müslüman Türk aile yapısı, tarih boyunca imparatorlukların yıkılıp devletlerin yeniden kurulduğu en fırtınalı geçiş dönemlerinde bile toplumu ayakta tutan, dağılmasını önleyen sarsılmaz bir kale ve sığınak olmuştur.
Sosyologların piri İbn Haldun’un "asabiyet" (toplumsal dayanışma ve bağ) teorisi bağlamında ele alınırsa, bir toplumu bir arada tutan kolektif ruhun, sevginin ve fedakarlığın ilk mayalandığı yer hiç şüphesiz çekirdek ailedir.
Aile, sadece biyolojik olarak neslin devam ettirildiği soğuk bir barınak değil; nezaketin, saygının, mesuliyetin ve en önemlisi "kul hakkı" hassasiyetinin çocuğun taze ruhuna ilk kez üflendiği mukaddes bir ilk mekteptir.
Ancak günümüzün vahşî tüketim ilişkileri, plansız ve hızlı kentleşme süreçleri ile kontrolsüz dijitalleşme dalgası, bu sarsılmaz kaleyi de içten içe çürütmektedir.
Karşı karşıya olunan tehditleri şu başlıklar altında analiz etmek mümkündür:
Geleneksel geniş ailenin o koruyucu, dengeleyici ve şefkatli akraba şemsiyesinden mahrum kalan modern çekirdek aile, ekonomik kaygılar ile bitmek bilmeyen kariyer hırsları arasında sıkışıp kalmıştır.
Akşamları aynı çatı altında, aynı fizikî mekânda toplanan ama birbirinin gözünün içine bakıp iki kelam etmek yerine ellerindeki küçük, parlak ekranlara gömülen aile ferdleri, âdeta birer yabancı gibi "birlikte yalnızlık" yaşamaktadır. Aile kurumu, büyük bir sarsıntı geçirmektedir.
Anne ve babaların çocuklarına dürüstlüğü, cömertliği ve ahlâkı sözle dikte ederken, gündelik hayatta, ticarette ve insan ilişkilerinde tam tersi bencilce davranışlar........
